31 Ağustos 2017 Perşembe

Hafız Halil Develioğlu Risalesi
( devam )     14./..

Söyledim isyanım aşikar ettim,
Nefsime uyupta çok ziyan ettim,
Belayı berzaha giriftar ettim,
Tut elimi kurtar düşman elinden...

Talebinden gayri kanı tutmalı,
Bundan böyle riyazatla gitmeli,
Kuvveti kalmayınca bende çekmeli,
Kurtaramaz gayri başın elinden...

Hıfzıya yalvarıp kusurun bildim,
Hak hidayet edip aduyu buldum,
Kendimden kendime çok ziyan gördüm,
Anlaşıldı nihan düşman tozundan...


                   ..14. /....
Pir Hz.
Develizade Hafız Halil Efendi..

27 Ağustos 2017 Pazar

Hz.İsmail EMRE'NİN DOĞUŞLARI
Kitap: 2           SAYI:   161 - 170

Yakayı alamaz, aşka tutulan,
Vücûdunda zerre, bulunamaz kan;
Bu nasıl ceryandır, yoktur kurtuluş,
Böyle ihsân eder, âşıka Rahman.

Her olan fânîdir, ebedî: bu hâl;
Anlamıyan eder, bu hâli ihmâl;
Mal sahibi birdir, müşterisi çok,
Gerisi, uzaktan, oluyor dellâl.

Kimisi gözlüyor, "semâda mîraç",
Kimisi istiyor, bu başına taç;
Verip almak ister, kendi vârını:
"Bâzâr-ı âlem"de, can, ola harac,

Cümlesi sağırdır, Sâhibi duyar,
Öyle karâr etmiş, ne eyleyim Yâr...
İstîlâ eylemiş, altı köşeyi,
(Emre) seyreyledi, kalmadı ağyar.

Zapteden : Fuzûle Emre
Saat:6.30 




21.8.1953



Çok sızlıyor yârelerim,
Durmaz dilim, durmaz dilim.
Hiçbir cerrah çâre bulmaz
Neyleyim yetişmez elim.

Böyle imiş mukadderat...
Hiç başımdan gitmez afat,
İçerden durmaz acıyor, (1)
Her dâim ettirir feryat.

Çâre olmaz, etsem duâ,
Acımaz yer ile semâ;
Günah kanım sel olmuştur,
Göremeyen olmuş âmâ

Bu hâl böylece verilmiş,
Gelmiş, gönlüme derilmiş;
Kirpiklerin durmaz batar,
Yüreğime, sanki bir şiş.

Görmek için gönlüm, uyan!
Dost esrârı olsun ayân;
Sabret (Emre)! ebedîdir,
Hiç tükenmez, durma,dayan,

Zapteden: Selim Akgül ve Neş'e Emre
Saat:4.50 


(1) İçinden merhamet ediyor

Not: Bu doğuş, otomobilde, Misis yolunda doğmuştur. 

22.8.1953



Yine aşıyoruz, nice yokuşu,
Gidip, geçiyoruz, kanatlı kuşu;
"Varlığ"ı bilince, bu deli gönül,
Bildi, idrâk etti, doluyu, boşu,

Her varlık onundur, gerisi boştur,
Bilip silkelenmek, oldu kula zor;
Nereye gitmiştir, benim! diyenler?
Haber veremiyor, hiç ehli kubûr.

Nice emelleri, etmiştir siper...
Haşrolduğu hâller, gitmiş beraber;
(Yer) denen toprağa, bir nazar etsek;
Nice ayıpları, kendiyle örter.

Yüzbin çeşit mâden, veriyor kula,
Kimi zehir, kimi, penzehir ola;
Ayaklar altında, yine duruyor;
Bundan dahi şefkat, acep ne ola?

İnsanlara eder, türlü devâyı,
Hem de dahi tekrar, birçok şifâyı
Gözleri görmiyen, boşuboşuna,
Semâya bakıp da, eder duâyı.

Her yanı sarmışken, ilim, mehâret,
Seyreyleyip almaz, ahmaklar ibret;
Kendisinde "Gizli Hazîne" iken,
Sağa, sola eder, bilmeden minnet.

Dağlar ile taşlar, doluyken mâden,
İstifâde etmez, gezdirir beden;
Vatan köşeleri, hazîne dolu,
Acep görülmüyor, Yârabbî, neden?

Veren, hem "Ganî"dir, hem dahi "Sahî"
Her ne kadar verse, tükenmez, "Bâkî";
Cehil geriye kor, ilim ileri;
Çalışmayıp yatan, etmez terakkî.

İleri bakmıyan, her dâim muhtaç,
Bâzı karnı doyar, bâzı kalır aç;
İlimler güneşi, bize de doğsa,
Düşman ile dosta kalmaz ihtiyaç.

(Emre)! sen sabreyle, yakın, zamânı,
Yaklaşıp geliyor, hiç sıkma canı;
Her şeye "Kaadir"dir, hem dahi "Muhît";
Sen de ondan dile, böyle erkânı.

Eğer kim sevmese, yurdu vatanı,
Kalbine koymuştur, vahşi hayvanı;
Siper etmek (1) için, dökmüş akıtmış,
Sayısı bellisiz şehitler, kanı:

Altı köşesine, sanki akan su...
Can fedâ eyleyip, kurmuşlar pusu;
İçinde duranda, eğer olmasa,
- Kara taşa benzer - millet kaygusu.

Zapteden : Selim Akgül
Saat:8.50 


(1) Siper etmek = muhâfaza etmek, korumak.

Not: İskenderun - Antakya arasında otomobilde doğmuştur. 

22.8.1953



......................................................
Satınaldı Dilberi. (1)

Âhuzâr etti çok sene,
Nice gündür döne döne...
Seni canında bulmuşken,
Vâdetti, oldu pervâne.

Karıştırdı sana canı,
Yüzünde okur Kur'anı;
Kimi der: dinsiz! imansız!
Fedâdır; budur erkânı. (2)

Canı, teni etti adak,
Dönüp dedin: Yüzüme bak!
Gördü, gitti ihtiyârı,
Ağzı, dili der: Enelhak!

Gönlü ordan alıyor tad,
Alamazsa, eder feryad;
Bu (Emre) eğer ayıksa,
Dâim senden bekler imdat.

Zapteden : Selim Akgül
Saat:9

İskenderun - Antakya yolunda otomobilde doğmuştur. 


(1) Birinci dörtlüğün ilk üç mısraı zaptedilememiştir.
(2) Canını fedâ etmiştir. Bu yolun tek çaresi budur; usûlü budur. 

22.8.1953



Karanfilin beyazı,
Kokuyor bâzı bâzı;
Su ile gün görmezse,
Bükülüp eder nazı.

Yere eğilir boynu,
Çıkarır çok oyunu;
Dört unsurdan yaratmış,
Kokutur, Cânân onu.

Yaprakları var, yeşil,
Her boya ayrı değil;
(Emre) onu öğmeğe,
Yana yana döker dil,

Yanında açılmış gül;
Ona da diyor bükül!
Bakıp da açılınca...
Gülüp ağlıyor bülbül.

Çıkarır tatlı lisan,
Dinliyen alır ihsan;
Eğer fedâ, âşıksa,
Anca kokular insan. (1)

Çünkü o çekti emek,
Çekerek dedi: Çiçek;
(Emre) Hizmet edince,
Nasîbi oldu görmek.

Zapteden : Selim Akgül
Saat:9.50 


(1) İnsan, o kokuyu, ancak O'na âşık ve fedâ olursa koklıyabilir.

Not: Bu doğuş, otomobilde, Antakya yakınlarında doğmuştur. 

22.8.1953



Benimdir her irâde,
Benimdir gören dîde;
Kuş, semâya uçamaz
Ben etmezsem müsâde.

Benim! uçan kanadı,
Benim! ağzının tadı;
İçi benim! dışı kul,
(İsmail Emre) adı.

Büründüm ete, tene,
Bende yok gün, hem sene;
(Emre) secde ediyor,
Önünde döne döne.

Zapteden : Ekrem Özhatay
Saat: 19.45

Not: Bu doğuş, otomobille Sarıseki'den geçerken doğmuştur. 




23.8.1953



Döner yüreğim, döner,
Onu durdurmak hüner;
Kalbimi ateşledi,
Kâh cızılar, kâh söner.

Acıdan alır hitap,
Duyunca, kalmaz azap;
Akıllar gömleğidir,
Ağızda dönen: sevap,

Açarsa, Rahmân açar,
Cihâna koku saçar;
Eğer âşikâr olsa,
Dünyanın tadı kaçar.

Şehirler vîrân olur,
Her yeri zindan olur;
İnsan gözü görürse,
Mutlakaa hayrân olur.

Misâl: Mecnun'la Leylâ;
Dahî: yer ile bâlâ;
Bu (Emre) seyredeli,
Durmaz yanıyor hâlâ.

Gözü boyandı kana,
Yönü dönmez cihâna;
"Bir" canını verince,
Sâhib oldu "Bin" cana.

Zapteden : Ekrem Özhatay
Saat: 21.40 




23.8.1953



....................................
Gönlünü ferah et, yolun görünsün;
Siper etmek istenğ irfâniyeti,
Diline sâhib ol, Dostun görünsün.

Kollarını açmış, dâim, görene,
Dünya ışık olsa, görmez, köre ne...
Hazîne kapısı, her dâim açık,
(Toprağa) yüzünü, bilip, sürene.

Zapteden: Ekrem Özhatay
Saat:22

Not: Bu doğuş da İskenderun yolunda, otomobilde ve gece doğduğu için iyi zaptedilememiştir. 




23.8.1953



Hâlimden soran olmaz,
Yolumda duran olmaz;
.....................................
.....................................

İznini ve.....ol Hak
Çalıştım, ettim hak; (?)
.....................................
Kimseler olmaz ortak.

Bilmiyen, der, acâyip!
Şükürler, oldu nasip.
.....................................
.....................................

Şükür, benim! dediler,
Ölür isem beraber;
Yüreğimin içinde
Kimseler olmaz heder:

Dosttan olunca sar....
Teslim olunca kapısı (?)
....................................
....................................

Zapteden : Ekrem Özhatay
Saat:22.30

Not: Bu doğuş da İskenderun yolunda, gece ve otomobilde doğmuştur. (?) işaretli mısrâlarda vezin bakımından zapt fazlalığı veya noksanlığı vardır. 




23.8.1953



Âşikâr eylesek, esrârımızı,
Târif dahi etsek, biz (Yâr)ımızı...
Dünyâ malı olsa, vermeyiz aslâ
Kalblerdeki olan, o vârımızı.

Hiç mîsâl olamaz, devreden Küre:
Sanki bir harmanda, küçücük zerre;
(Cennet-i İrfan)dır, târîf edilen;
Tecellî etse de, doğsa bir kerre...

Seyir eder âlem, olmazsa perde,
Birdenbire açsa, dayanmaz dîde;
Tahammül eylemez, insanın kalbi,
Meğer ki tutula, bizdeki derde.

Evvel: ummamalı, bu candan vefâ,
Cerrahını bulup, almalı şifâ;
O şavkı vurunca, âşikâr olur,
Işığı yayılır, bu Kaftan Kâf'a.

Görüp âşık olan, olur mu iflâh?
Gecesi, gündüzü, dâim geçer âh;
Dış tarafı gama bürünmüş gibi,
Gönül ile gözü, her dâim ferah.

Gözüne görünmez, görünen ülke,
Sâhibi görünse, bilinir gölge;
Gerisi bir yoldur, durmaz devreder,
Bilenler yürüyor, kan döke döke.

(Emre) verdi, aldı, eylemez minnet,
Şifâsını aldı, kalmadı illet;
Dilberini buldu, elele durur,
Bir dahî aldatmaz, görünen ziynet.

Zapteden: Selim Akgül
Saat: 7.30 




31.8.1953

24 Ağustos 2017 Perşembe

Hz.İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri
18 Mayıs 1953 Sayı 73


Sual – Allah’ın, kullarını imtihan ettiğinden bahsederler. Ne lüzum var bu imtihana?

Hz.İsmail Emre – Allah’ın kulunu imtihan edişi, o kula kendi hâlini bildirmek içindir. Kullar, yani insanlar çocuk gibidirler; kendi hâllerini bilmezler. Allah, herhangi bir hadise ile kuluna, içinde bulunduğu hâli bildirir. Meselâ kumara müptelâ ise, ona daha fazla kaybettirir, müşkül bir duruma düşürür; belki dayak da yedirir. Allah’ın maksadı, bu kulunu o iptilâdan vazgeçirmektir. Kul bu imtihanı kazanırsa, yani başına gelen felâketten ibret alabilirse, Allah’ın lûtfuna mazhar olur, zevke dalar; ibret alamazsa azâba düşer. Bunu anlatmak için “Nakşî” mahlaslı bir mutasavvıf şair:

(Seni ol sana bildirmek, muradı, kasti Mevlâ’nın)

diyor. Allah bize Allah’lığımızı değil, kulluğumuzu, kabahatlerimizi bildirir. Öbür taraftan biri çıkıyor, tasavvufî sözleri kendi aklına göre yanlış anlıyor, “Ben Allah’mışım!” diyor, bu suretle bir belâya daha düşüyor.

Hz.İsmail Emre – Birgün, Develioğlu, Konya’da irfâniyyetçi bir mevlevî ile konuşuyormuş. Mevlevî irfâniyyet belâsına tutulmuş, mütemadiyen “ben Allah’ım!” diyormuş. Develioğlu ona: (Arkadaş, ben Allah mallah değilim; ben doğrudan doğruya kulum, lâkin sana bir sual soracağım. Madem ki Allah’lığını iddia ediyorsun, o halde soracağım suale cevap ver: Kur’ân’da “Hel eta alel insani hinün mineddehri lem yekün şey’en meşkura” diye bir âyet var. Mânâsı: (Allah, insanı, zikre şayan hiçbir değeri olmadığı bir halde, uzun zaman bekletmedi mi? Dehr suresi birinci âyet)

(Bu âyetteki zaman, hangi zamandır, bana onu söyle?) diyor. Mevlevî şaşırıyor, (ne bileyim ben…) diyor. Bunun üzerine Develioğlu: (Peki sen ne biçim Allah’sın? Bu âyeti söylerken sarhoş muydun?) diyerek adamı uyandırmaya çalışıyor.

“Tevhîd”in ne olduğunu anlamayanlar, mutasavvıfların tefsire muhtaç sözlerini olduğu gibi kabul ederek yanlış yola sapıyorlar. Mutasavvıfların şu türlü sözleri vardır:

Sensin Rahmân, sensin Rahîm, Sensin ilim, sensin, Âlim,
Acep senden başka var kim? Eğer seni unutursan.

Bu esrarlı sözleri duyan bazı kimseler, biraz evvel adı geçen mevlevî gibi, “Rahîm de benmişim, Rahmân da benmişim.” diyerek kendikendilerine Allah olup ortaya çıkıyorlar. Hâlbuki şiirde ne diyor? “Eğer kendini unutursan Rahîm de sensin, Rahmân da sensin” diyor. Yunus Emre’nin: “Sen çıkarsan aradan, kalır seni yaradan.” dediği gibi. Biz yok olunca Rahmân da O, Rahîm de O. Nerde kaldı kulun Allah’lığı… Kul, hiçbir zaman Allah olamaz; fakat isterse Allah, kulunu istilâ ve ihâta eder ve sözlerini oradan söyler.

Hz.İsmail Emre – Kâmiller, “Tevhîd” ilmini anlatmak için ne kadar uğraşırlar… “Ben olacağım” diyen hiç bir şey anlayamaz, hiç bir şey olamaz. Zaten bu yolda “Olmak” yok, “yok olmak” var. Bir öğretmen bütün talebeleri kendi gibi öğretmen yapmak için değil, öğrendiği ilmi onlara da öğretmek için çalışır. Daha doğrusu talebenin içinde o ilim varsa, onu meydana çıkarmak için uğraşır. Öğretmen, “Tevhîd” ilminde fânî olmuş; talebelerini de o ilimde fânî ederek, yok ederek diriltmek istiyor. Tevhîd ilmini öğrenen de ölecek, öğreten de. Bâki olacak olan, “ilim”dir.

Demindenberi anlatmak istediğimiz fiili, yani Allah’lık iddia etmek suçunu bize de isnâd edenler var. Hâşâ. Bizi, herkes kendi aklına göre anlıyor. Şurdan, burdan birçok mektuplar geliyor. Kimisi bizi şeyh, tarîkatçı zannediyor. Biz ne şeyh, ne tarîkatçı, ne evliyâyız. Biz âşıkın mâşuk’u, mâşuk’un da âşıkıyız. Biz ilâhî bir gayeyle sevmek ve sevilmekten başka bir şey bilmiyoruz. Bize Allah’lık isnâd edenler baksınlar: Gözümüz çapak, ciğerimiz balgam dolu. Ufacık bir nezlenin bile zebûnuyuz. Birkaç sene evvel doğmuş bir doğuş vardı, “Birçoğunun dilinden dersin kelâm” diye başlıyordu. O doğuşu okusak… Hem bize, hem de dinleyenlere ne güzel ibret dersleri var o doğuşta:

Kitap I: Doğuş 1015

Birçoğunun dilinden dersin kelâm,
Birçoğuna, Cânân verirsin ilham,
Bildim, bütün kuvvet senindir Mevlâm,
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Tutuşturdun Fir’avn ile Mûsâ’yı,
Seni bildi, teslim ettin (asâ)yı,
Çarmıhlardan sen kurtardın Îsâ’yı,
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Ruhsat vermez isen döner mi lisan?
Eğer dersem, hâlimi edenğ(1) ilân,
Sultanımsın, mekân kurduğun: insan.
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Söz senindir, beni ettin tercüman,
Çünkü benim dilim dönmez her zaman,
Ben kapında bir kulum, sensin Rahmân,
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Söyletmezsen, dilim etmez hareket,
Görünmezsen her taraflar olur sed,
Bülbül olur dilim, edersen himmet,
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Aşkını verirsen Cânânım, eğer,
Dil bir çeşme olur, cevherler döker,
Himmet olmaz ise kullar ne çeker…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Sen Rahmânsın, ben kapında bir kulum,
Boynum bükük, elim bağlı dururum,
Nice zaman orda dayandı yolum…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Bir an sonra bilmem başa ne gelir…
Sen (Habîr)sin, benim aklım ne bilir…
Sana karşı bütün boyun eğilir…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Sana mahkûm nice nice hükümdar…
Derde düşse, hep senden çare arar,
Gafil olan, seni ediyor inkâr…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Bir zaman ben! dedim, ettim tecrübe,
Hasretine düştüm, eyledim tövbe…
Beni muhtaç etme dine, mezhebe…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Yalvarırım, senden ayırma beni,
Otuziki yıldır ararım seni,
(Emre) buldu, attı can ile teni…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Onun için haline sensin hâkim,
Bu göz gördü, inandı, demiyor: kim?
İnanınca kalbini ettin selîm…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

23.4.1948
(1) Edenğ: edersin.

“Ben” diyen, o Kudretten ayrılıyor. Bunun için Allah: (O “ben”i öldürün!”) diyor. Onun “öldür!” dediğini kurtarmaya çalışan, kurtulamaz. İlle kendimizi bir tarafa bırakıp herkesin kurtulmasını isteyeceğiz ki Allah’a yakın olabilelim. Her “ben!” demede, Hz. Muhammed’in Muaviye’yi sürdüğü gibi, biz de hakîkat diyarından, sürülüp gitmedeyiz.

- Şu “ben!” dediğimiz şey ne kadar kuvvetli… Kendisi vücudumuzdaki, “ben” gibi küçük bir şey amma bizi alt ediyor. Yunus Emre:

Bir küt ile güreştim,
Elsiz ayağım aldı.

diyor. Ama insan, o Kudret’in menbaına atılınca haddi mi var ki yanaşsın… Nereye kime yanaşacak? O menbaa atılıp yok olan insanı nasıl görecek? Yokluğun gölgesi olur mu? Varlığın mutlaka gölgesi vardır. Her şeyin gölgesi, karanlığın kendindendir. Bu karanlık gitmedikçe, ebedî dirileri anlayamayız. Mısrî Niyâzî’nin şu şiiri bunu anlatıyor:

Hamr-i “Ru-yi yar” ile sekran olan anlar bizi,
Katrasın bahr eyleyip umman olan anlar bizi,
Cahil anlamaz, zevil’irfân olan anlar bizi,
Anlamaz hayvan olan, hayran olan anlar bizi.

diyor. Son mısradaki “hayvan” kelimesi hakaret olarak kullanılmamıştır; arapça’da “canlı” mânâsındadır yoksa, o büyük adamlar kimseyi hor ve küçük görmezler.

Hz.İsmail Emre – İlim, hâl, akıl, mantık, maani… Bu anlayışa mânidir. İlmin sonu, varır, gurura dayanır. Mutasavvıflar, ilimlerinden gurur değil, iftihar duyarlar. Ehli gafletin gururu, kendilerini çocuklarından bile ayırır, onlara bile düşman eder. Ehli tasavvufun iftiharı ise, kendilerini bütün mevcûdât ve mahlûkat ile birleştirir. Onlar kendilerinden başkalarının yükselmesi, ihyâ olması ile iftihar ederler. Evliyâullah’a her şey helâl demiyorlar mı? İşte böyle helâl: Herşeyi kendi varlıklarının birer parçası olarak görürler. Bir kısım insanlar da yanlış ve kötü bir inanışa mahkûm ve esir olarak, bu sözdeki “helâl” hükmünü “Başkalarının ırzı, namusu da helâl” sûretinde tefsir ederek vicdanlarını kirletirler. Halbuki bu şenî fiil, bir babanın, evlâdına taaruzundan başka nedir? Allah’da fânî olan bir insan için ne şehvet vardır, ne bir şey… Bir kör için güneşe bakmak, haram mıdır? Körler için, nasıl, güneş yoksa, nefislerini öldürmüş olan mutasavvıflar için de şehvet güneşi yoktur. Bir mutasavvıf için, bütün insanların malı, mülkü, ırzı, namusu, müdafaa ve muhafaza etmek için helâldir, kendisine aittir; kullanmak için değil. İnsanların herşeyleri, yine kendilerine ait kalmak, kendi malları olmak şartıyla bizimdir. Bize düşen vazife, başkalarının ırzını, malını sadece muhafaza ve müdafaa etmektir. İşte insanların, malını ve ırzını bizim malımız ve ırzımız farzederek müdafaa edeceğiz. Bir çiftlik sahibinin herşeyi vardır: Atı, arabası, makinesi, hayvanları. Fakat bunların hepsini kendi idare edemez. Ata seyis bakar; makineyi makinist kullanır; sürü, çobanın idaresindedir. Hakiki sahip kendisidir amma bütün herşeyi muvakkat sahiplere terk etmiştir. Allah da böyledir. Herşey kendinin olmakla beraber, bunları bize terk etmiştir. İşte Allah’ta fânî olan insanlar da böyledirler: Kimsenin malına, mülküne, namusuna müdahale etmezler; fakat onları müdafaa ve muhafaza ederler.

İnsanı felâha ve huzûra, para değil, ahlâk götürür. Bu, şüphesizdir. Zaten ahlâk tamam olmayınca ne ilmin kıymeti olur, ne de, servetin. Ahlâk maddî, mânevî her kuvvetin tohumudur. Ahlâk tohumunu eken, ilim, servet ve huzûr ağacından meyva alabilir. Yegâne huzûr da “Tevhîd”dedir.

6 Ağustos 2017 Pazar

Hafız Halil Develioğlu Risalesi
( devam )     13./..

Gönül der ki behey kafir yeter ettiğin,
kur'anı okuyupta inkar ettiğin,
Olur olmaz sevdalara gittiğin,
Yorulmazdım yoruldum senin elinden...,

Anladım iğva eden seni şeytandır,
Ademle Havvayı sürdüren oldur,
Ceddimizle bizim düşmanımızdır,
Gaflet ile anlamadım izinde...

Gizli gizli bize oyunlar ettin,
Hak'kı koyup ağyarları yar ettin,
Hayvan gibi varıp çukura battın,
Hep işlerin ayan oldu yüzünden...

Yüzbin sene böyle olsada ömrüm,
Ruzişep söylesen zalimin karın,
Vermeyince yağmaya büsbütün varın,
Kurtulmazsın bu mazlumun elinden...

Biemrillah geldik yani cihana,
Bağlandı gönlümüz gitmez vatana,
Zehirnuş edip olduk divane,
Akıl gelmez başa nefsin elinden...

                   ..13. /....
Pir Hz.
Develizade Hafız Halil Efendi..

30 Temmuz 2017 Pazar

Hafız Halil Develioğlu Risalesi
( devam )     12./..

Nasihat eyledim, dinle nefsime,
Cihan içre, neler getirmekte başıma,
Rahı Hak'da, hile döşer işime,
Böyle bir zalimin, kaldım elinden...

Namaz vakti olur, namaza gitmez,
Ezan okundukça, kulağı duymaz,
Müslümanlık davasın, elinden koymaz,
Böyle bir yalancının, kaldım elinden,..

Müslümanım deyü, dava edersin,
Hak'kı koyup, dalalete gidersin,
Sen seni götürüp, nara atarsın,,
Neler geçti, neler gelir elinden...

                 ..12. /....
Pir Hz.
Develizade Hafız Halil Efendi..

23 Temmuz 2017 Pazar

Hafız Halil Develioğlu Risalesi
( devam )     11./..
Harp tamam oldu, cihan bezendi,
Destan tamam oldu, biraz uzandı,
Akıl yar olmayıp, noksan yazıldı,
Çalışmağa gayet, gayretimiz var..

Zahir cihadımız, olmuştur tamam,
Batın cihadına, gelelim heman,
Himmet erenlerin,şek yoktur inan,
Hüdaya hezeran, şükranımız var...

Tevellüdüm Tarsus, ismim Halildir,
Acizim Hafızım, aklım galildir,
Mürşidi kamiller, Hakka delildir,
Ayrılmam izinden, rehberimiz var...

Rütbemi sorarsan, mülazım sani,
Adana taburu, bölük üç malı,
Kusurumla cihan, olmuştur dolu,
Hep kendi nefsime, nasihatim var...                                                  
                    ..11. /....
Pir Hz.
Develizade Hafız Halil Efendi..

17 Temmuz 2017 Pazartesi

 Hafız Halil Develioğlu Risalesi
( devam )      10./..
Bir koldan asker, harbe tutuştu,
Melunlar içine, galgala düştü,
Kuru toprak gibi, kelleler uçtu,
Böylece sultana, ihbarımız var...

Çerkez Ahmet paşa, gaayetle cesur,
Çerkezde bulunur, çokça silahşör,
Ağdadan eylemez, bir güna futur,
O zatın methine, cesaretim var..

Ehli tarikatın, zikrullahı var..
Erenler yolunda, eyvallahı var..
Oniki imamı,n himmetleri var..
Aşkı ilahi ile, mestanımız var..

Bil cümle cümera, methe sezadır,
Her ne dersen anlar, hakka revadır,
Nazar kıl Halika, neler yaratır,
Kullukta bizim, noksanımız var...

Sağ ile solda, asi kalmadı,
Neler gelmektedir, gaafil bilmedi,
Hayal midir rüya mıdır, sormadı,
Cihan aciz oldu, hayranımız var...
                      10./..
Pir Hz.
Develizade Hafız Halil Efendi..

İsmail EMRE'NİN DOĞUŞLARI Kitap: 2           SAYI:  731 - 740 Ne tatlıdır bu âhımız, Bâhşeyledi Allahımız; Bizde mekânını kurdu, T...