9 Haziran 2017 Cuma

Hafız Halil Develioğlu Risalesi ( devam )  2./..

Üçyüzondörtte, irade oldu,
Toplandı taburlar, müheyra oldu,
Galgalai yian, cihana doldu,
Sabra karar yoktur, giryanımız var..

Ol zamanın kutbu, Sultan Hamid Han,
Emretti taburlar, oldular revan,
İskelede hazır, olduk biz heman,
Ulul'emre böyle, itaatımız var..

Alay miralayı, Mazlum beyimiz,
Hulki Hamid esen, serde tacımız,
Saysinde, söyleniyor namımız,
Can vermek rahında, peymanımız var..

Binbaşımız efendi, Muhiddin baba,
Sever askerini, candan mutlaka,
İndi ilahide, olur mehlika,
Kalbinde kin tutmaz, şükranımız var..

Kolağası Cemal, canımız canı,
Rahi hakikatte, olmuştur fani,
Emri ilahiye, yoktur gümanı,
Ahsenül halikün, irfanımız var..

                   2./..

Pir Hz.
Develizade Hafız Halil Efendi..

8 Haziran 2017 Perşembe

Hafız Halil Develioğlu Risalesi
Evveli Allah, Ahmedi Muhtar,
Darına nuru, oldu numayan,
Halkoldu muhabbet,biz ettik iman,
Lisanı kalp ile ikrarımız var.
Ebubekir, Ömer, Osman, Haydar-ı Kerrar,
Delilimiz olup, buldular irfan,
Rahi hakikatte, oldular mestan,
Yardımcımız haktır,imanımız var..
İmamı Hasan, nuş etti zehri,
Hazreti Mevlanın, böyledir emri,
Küllü men aleyha fan,buyurdu Gani,
Gelenler gitmekte, nişanımız var..
Kerbelada Hüseyini, ettiler şehit,
Katil merdut ol, şimiri pelit,
Cihanı zapt etti, nam aldı Yezid,
Za'nete şayeste, fermanımız var...
Dinleyin Yemenin, halin diyeyim,
Arayıp kendimi, kendim bulayım,
Olan vakaları, beyan edeyim,
Görmeden söylemem, seyranımız var...
1./..
Pir Hz.
Develizade Hafız Halil Efendi..
Mustafa Alagöz - 27/02/2009 20:49:30 (511 okunma)

VEFA

Anadolu’da yetişmiş çağdaş bilgelerden sevgili İsmail Emre’in bir doğuşu şöyle başlar: 
“Sabır gerek evvela.” 

Peki ne için? Bu soruya çok genel bir yanıt vermek yanlış olmaz, ama boş olur. Evet, her şey için; “sabır", her şey için.

Sözcükler kültürel yaşamdan edindiğimiz deneyimleri çağrıştırırlar ve ifade ederler. Her sözcüğün sözlük karşılığı vardır. Ama nasıl oluyor da aynı sözcükleri kullandığımız ve anlamını kesin olarak bildiğimiz (ya da öyle sandığımız) halde birbirimizle doğru dürüst anlaşamayız, birbirimizin bilincine ulaşamayız? İlişkilerde en çok aradığımız şey; iletişim, anlama ve anlaşılma sözcükler aracılığı ile olmasına karşın bu en güçlü iletişim aracı en güçlü didişme aracına dönüşüyor? 

Elbette araçta bir kusur yok, kusur bu aracı kullananlarda; iradesi kullananda olduğu için kullanılan her şey masumdur. 

İnsan olarak sadece bize özgü bir özelliğimiz de dil aracılığıyla da eğitiliyor oluşumuz, hatta biricik eğitim aracımız dil desek abartmış olmayız. Herhangi bir olgunun, olayın ve sözcüğün kökenine gitmek insanda bir heyecan yaratır. Belki geçmişe olan ilgimizin bu denli dirimsel olmasının bir nedeni de budur. Bir şeyin kökenine gitmek, yani kaynağına ulaşmak o şeyin tüm oluşum sürecini izleyebilmek demektir. Kaynağa ulaşmak tekrardan kurmak için ya da sorunu çözmek için en sağlam yoldur. Bütün mitoloji bunu yapar, psikolojik sorunların çözümünde geriye doğru gidiş bundan dolayıdır, kaynağa ulaşmak. Kaynağa ulaşan süreci yeniden oluşturabilir. 

Türkiye’nin çok önemli bir değeri kısa bir süre önce aramızdan ayrıldı. Dev bir çınar, sevgili Burhan Oğuz vefat etti. “Türkiye Halkının Kültür Kökenleri” adlı dizi eserleri ile okuyuculara ve bu konuda araştırma yapacak olanlara inanılmaz değerde bir miras bırakarak. Dile kolay 10 bin sayfa kadar yazılıp basılmış eser ve binlerce sayfa tutarında taslak halde baskıya hazır başka eserler. 

______________________0 ___________________

Burhan Hoca’nın yeni baskısı yapılacak bir eserinin üzerinde çalışma yapılması gerekiyordu, ben bunu üstlenmiştim. Kitap beslenme teknikleri üzerineydi. Herkesin başına gelmiştir; bir kitap okursunuz, bir film seyredersiniz, bir sohbete katılırsının ve kendinizce bir izlenimiz olur. Bu kitabı gözden geçirdiğimde üzerimdeki etkiye ben de şaşmıştım: “Vefa Duymak” … Bu sözcüğü binlerce kez duymuştum, sağda solda kullandığım da olmuştu. Bunun sadece bir insani duyarlılık, incelik gereği saygılılık vb. bir davranış olduğunu sanırdım, daha doğrusu öyle sanmışım… Çoğu alanda olduğu gibi burada da ne denli yüzeyde kaldığımı iliklerime kadar duyumsamıştım. Neden? Çünkü Vefa duymanın bir incelik, nezaket, hakbilirlik olmanın çok daha ötesinde varoluşsal bir sorumluluk olduğunu düşündüm. “Kavradım” diyemiyorum, çünkü bu derinlemesine deneyimlendikten sonra söylenebilecek ve sorumluluk isteyen bir duruştur. 

Günlük yaşamda kullandığımız herhangi bir eşya; giyecek, yiyecek, kullanılacak alet her ne olursa olsun, biliyoruz ki her birisinin bir tarihi var. Kullandığımız sözcükler, edindiğimiz bilgiler, alışkanlıklar, ilkeler ve daha niceleri… 

Burhan Oğuz ele aldığı konuyu sadece sağdan soldan toparladığı alıntılara hapsetmiyor, doğrudan kaynağına, kullanıldığı bölgelere giderek, kullanılma ve üretilme biçimini yerinde izleyerek, fotoğraflarını çekerek önümüze koyuyor. Yetinmiyor, aynı nesnenin tarih boyunca geçirdiği tüm evrimi de ortaya koyuyor. Böylece incelediği herhangi bir ürünün tüm yaşam serüvenini izleyebiliyoruz. Örneğin peynir, şarap, zeytinyağı, ekmek gibi… Bunların değişik coğrafyalarda, değişik kültürlerde nasıl ortaya çıktığı, bölgeden bölgeye, kültürden kültüre geçişlerde uğradıkları değişimleri bir zincir gibi izlemek mümkün oluyor. 

“Ne var bunda?” diye kolaylıkla bir soru akla gelebilir, elbette… Bu soruyu ben de kendime sordum, çevremdeki tüm eşyalara baktım, yediklerimi düşündüm, pişirilen yemekleri gözümün önüne getirdim, kullandığım araçların ulaşmış olduğu düzeye baktım. Şımarıklığı bir yana bırakıp biraz derinden bakınca şunu duyumsadım; benden önce tüm insanların emeklerinin üzerinde oturuyorum. Yaşamımı idame ettirmemi, varlığımı gerçekleştirmemi sağlayan her şey milyonlarca insanın birlerce yıldır biriktirdiği emeğin sonucu. Bir ayakkabı, giysi, herhangi bir yiyecek gibi nesneler zaten böyle; dahası konuşurken kullandığım sözcükler, edindiğim bilgilerin ve yetilerin hepsinde benden önce yaşamış insanların alın teri, çilesi ve ruhu var. Ve bu noktada büyük bir sorumluluk duygusu üzerinize çöküyor, ama hoşnutluk veren bir duygu; VEFA. 

Vefadan yoksun sorumluluk insan ruhuna bir külfettir, ama vefaya bağlı bir sorumluluk ise şefkat, sevgi, saygı ve gönüllülük içerir. Bu duygu insanı büyütüyor; kökünün derinlerde olduğunu, geleceğe dal-budak salacağını, geleceğin şimdideki kökü olduğu duygusunu yaşatıyor. 

İşte burada durdum; eleştirirken, beğeni belirtirken, yargıda bulunurken herhangi bir şey üretirken “kim olduğuna, nasıl olduğuna ve nasıl olabileceğine bak” dedim kendi kendime. Yaşam biçimlerini, kültürleri, inançları, fikirleri anlamaya çalışırken ve onlar hakkında konuşurken bağlı olduğun ve varlığının nedeni olan bu kökleri unutma, saygısızlık etme…

Burada oyun oynanmaz, varoluşunun kökenini umursamasan bile ne yazar, kökler alttadır, karanlıkta, derinlikte. Bizler bu köklerin çiçekleri ve meyveleri. Varlığımız bu köklerden gelir, çünkü bunlar yaratılmış, nesnel kılınmış ve bizim kullanımımıza sunulmuştur.

Ama aradığımız bu kadar mı? Sadece geçmişten bize kalan alet-edavatı, yiyecek-içeceği kullanmaktan mı ibaret? Elbette hayır: Çok alışıldık-duyduk bir sözcük olacak ama aradığımız aslında mutluluk, anlamlı bir yaşmam. Ne yazık ki mutluluk, anlamlılık gibi tinsel değerler ve deneyimler miras alınamıyor, bizzat bireyin kendisi tarafından yaratılıyor. Tarih bize olanakları miras bırakıyor, bu mirası kullanma sorumluluğu ve becerisi ise bizlere ait; vefalı olmayı bilmek ve vefalı yaşamak aradığımız mutluluk için olmazsa olmaz bir hayat damarıdır. Vefa duygusu olmayan bir insanın mutlu olabileceğini düşünemiyorum… 

Burhan Oğuz’un eserlerinde bu duyguyu görmek, yaşamak onu inceleyecek olan herkese açık. Emeğin ve sabrın ne olduğunu da insan iliklerine kadar duyumsuyor. Sabrı, daha çok gönülsüzce geçilen bir yaşam deneyimi, kurtulmak istenilen bir külfet olarak algılarız. Elbette içinde vefa duygusu yoksa böyle olur. Sabır; süreçte olmak demektir. Süreç ise varoluşun evrensel yasası, varlığın serüvenidir. Varoluşun akışına uymak sabırda olmak demektir.

Bilge ne güzel söylemiş:
“Sabır gerek evvela”
Pir Hz.Develizade Hafız Halil Efendi'nin mahpus olduğu zamanlarda zuhur eden şiiri..
Bir vakitte bir iş, geldi başıma,
Nefsi emmare, düştü peşime,
Bir haber erişti, can güşüne,
Yaktı dermanım, viran eyledi..
Nefsin sıfatları yedi melundur,
Anın büyüğü, tamu kafirdir,
Kin,buğz,gıybet,haset yeziddir,
Sallayıp vücudu, gıltün eyledi.
Arayın sorun, kibir nerdedir,
Bir büyük iş çıktı acep kandedir,
Zira ki uludur,her iş andadır,
Her kime uğrarsa, berbat eyledi..
Akıl gafil iken, cem oldu bunlar,
Sureti haktan, göründü anlar,
Tamu vesveseyle, giyindi donlar,
Emretti kalkanı, mahkem bağladı...
İim, sabır, kanaat, herzeye düştü,
Sadakat, ganaat, bunlar ulaştı,
Nedir feryadınız,söyleyin dedi,
Bastı düşman bizi, berbad eyledi...
Bu sıfatlar, bir vücuda girerse,
Tarafı etrafın, bütün sararsa,
Müstakim olmayıp, bir kul azarsa,
Matlubu vesavis, hüsran eyledi...
Hakikat körleri, dergahın görmez,
Hakkın ismini, diline almaz,
Hak rahına doğru, bir hatve almaz,
Fucurat yüzünden, fesat eyledi...
Sazendeler varsa, arayıp bulur,
Baktıkça anlara, akıl lal olur,
Aşkı himaride, dayanır kalır,
Kendi işini, evzar eyledi...
Seyredin haline, dikkatle bakın,
Uymayın o yola,beladır,sakın,
Hak zahirdir,görür,edebin takın,
Uyanlara haktan, cuda eyledi...
Girdi bizim küfre,hoşbeş ettiler,
Ezelden bilir gibi, gardaş ettiler,
Birkaç gadeh sunup, sarhoş ettiler,
Akıl zaif olup,devran eyledi...
Bağırıp çağırıp, yiğidim derdi,
Naralar haykırıp, bir benim derdi,
Kamasın çıkarıp,pir benim derdi,
Kendisin ol vakit, aslan eyledi..
Kendisine ahbab, olan kardaşlar,
Canları sıkılıp, savuştu bunlar,
Yalnız kalıp, sövüp, hem ağlar,
Ziyan gördüm deyü, buhtan eyledi..
Saat üç, dört olup, karakol geldi,
Nice mahpusların, ciğerin deldi,
Bir iki sarhoşu, zincire takdı,
Görünce bu hali, feryad eyledi...
Alıp götürdüler, zindan içine,
Suçunu bilip de, bakar kıçına,
Yatırırlar bitli, hasır içine,
Eline geçerse, şükran eyledi...
Cihanı ararsan, çok bulun deli
Asıtaneli, gemici Ali
Bir hasır parçası, sanki bir halı,
Dört kişi sarılıp, kavga eyledi...
Gariplere hürmet,ikramı izzet,
Bir hasır parçası taltifi rağbet,
Zindancı başından oldu inayet,
Böyle ihsan ile mihman eyledi...
Hafız haline, şükreyle daim,
Teslim ol mürşide, olagör kaim,
Dü cihan bulursun, izzeti daim,
Sabrı kanaatı, sultan eyledi...
Pir Hz.
Develizade Hafız Halil Efendi...
Hafız Halil Develioğlu
Methi Nebi
Muhammedin gül yüzünü,
Daim dinleyin sözünü,
Ayırmaz izden izini,
Uyan gelsin bu meydana..
Muhammedin nur kaşları,
İncidendir hem dişleri,
Ayan oldu cümbüşleri,
Gören gelsin bu meydana..
Muhammedin dahi nuru,
Zuhur etti olduk diri,
Çıkar darı,göster varı,
Geçen gelsin bu meydana...
Muhammetdir kamu halka,
Olupdur pişira hakka,
Eğer ala eğer sufla,
Gelen gelsin bu meydana..
Muhammeddir muhammeddir,
Kamu halka saadetdir,
Daim nuru numayandır,
Gören gelsin bu meydana...
Kalemler tasvir edemez,
Bu göz nurunu göremez,
Sağır sözünü duyamaz,
Duyan gelsin bu meydana....
Bu varlıklarla varılmaz,
Göz ile kulak açılmaz,
Yar ile ağyar seçilmez,
Seçen gelsin bu meydana...
Gündüzün oldular saim,
Geceler suphedek kaim,
Hakkın kurbanda hem kain,
Duran gelsin bu meydana...
Muhammedi bulan buldu,
Ki nefsini bilen bildi,
Ki çekmez masiva kaygı,
Seçen gelsin bu meydana..
Hafız sırrı derununda,
Ki saklar daim sende,
Ara bul sen seni sende,
Bulan gelsin bu meydana..
Pir hz.
 Develizade Hafız Halil Efendi..
Hafız Halil Develioğlu.
BEYİT
Bakmazlar cihana,cevher de olsa
Bir anda yıkılıp virane kalsa,
Atlas kumaş ile bütün bezense,
Nura gark-olmuşlar, Tufancasına.
Hallerin görenler, hayrette kalır,
Kemal-ehli olan, birbirin bulur,
Tilki, çakal görse ne İbret alır?...
Gezerler Nasutu, merdancasına.
İlm-i Ezeli'de "Elest?" Bezminde,
AŞK-ile olmuşlar onlar alude,
Birbirin görmüşler "Kaalu bela" da
Ahte vefadalar, ikrarcasına.
Zahirde, bātında ālem hâmiller,
Muradları Haktır, Hak'ta Kâmiller,
Zevk-u-sâfâ ile mestân-olurlar,
Gamları zevk-olur, irfancasına.
Amelsiz ilimle dâva ederler,
Terk-i amel ile mahbût-olanlar,
Terk-i sıfat-etmez, mağbûn- olanlar
İnatları kavi hayvancasına.
Her bir şey aslına rücû gerektir. (X)
Bilmezse bu remzi, ana merkeptir,
Hak divânelerine tuzak kuranlar,
Gezerler âlemi, dellâlcasına.
Âşıklar, "Kesret" i " Vahdet" ederler,
"Vahdet"i hem dahî "Kesret" ederler,
Her derde çâreyi anlar ederler,
İlaçları vardır, Lokmancasına.
Ko dâvâyı, sofu! Bir Kâmil ara,
Vakt-ola, himmeti sana da ere,
Belki- Sultân-olur, kul vara vara,
Gezerler âlemi, insancasına.
"Hakikat" okuyan "Mânâ"yı bilir,
Öz nefsin öldüren, âlem öldürür,
Kendi hayat bulsa, âlem hay olur,
Dâvâyı terkeder, irfancasına.
(Hıfziyâ)! Sen seni bildinse eğer,
Oku Kelâmullah, kendini uyar,
Sonra bak, bu devran, sana da güler,
Müstakim- ol sen de sâdıkçasına.
(X) Her bir aslına.
Hifziyâ Develioğlu nun mahlası
Hafız Halil Develioğlu.
Atatürk rüyasında Peygamber efendimizi görmüş
Rahmetli Gazi''yi bize nasıl tanıttılar, nasıl Bugün, artık son nefesini "Saat kaç?" diye değil (ölüm ânında yanında bulunanların şahadetiyle), "Ve Aleykümselam!" diye verdiğini kesinkes öğrendiğimiz Rahmetli Gazi''ye ait iki hatırayı daha Yusuf Koç ve Ali Koç kardeşlerin son çalışmaları "Başbuğ Atatürk" adlı eserlerinden sizlerle paylaşacağız. Bakalım iftiracı vicdanlar tövbe edecekler mi? "Memleketin her tarafında çetin bir mücadele ve mukavemet başlamıştı. Ankara bir kurtuluş burcu ve Mustafa Kemal''in adı bir bayrak olmuştu. Antep, mücadele günlerinin acı bir devresiydi. Memlekette istiklâl şuurlaşmış, topyekûn bir vuzuh kazanmıştı. O zaman ilkokulun ihtiyari sınıfındaydım. Bir sabah okula geldiğim zaman çocukların bahçede toplanmış olduğunu gördüm. Din dersleri muallimi Hafız Halil Efendi''nin konuşacağını söylediler. Halk da okulun bahçesinde toplanmıştı. Az sonra Hafız Halil Efendi kürsüye çıktı. Titrek fakat heyecanlı bir sesle: ''- Din kardeşlerim, sizi Şeyh Sunusî Hazretlerinin bir tebşiri için buraya topladım'' dedi ve şu vakayı anlattı: ''- Şeyh Sunusî Hazretleri bir gece Peygamberimizi rüyasında görmüş ve koşup elini öpmek istemiş. Peygamber kendisine sol elini uzatmış, buna şaşıran ve mahzun olan Şeyh, Peygambere hitaben: - Ya Resulâllah niçin sağ elinizi vermediniz? Diye sual edince şu cevabı almış: "Sağ elimi Ankara''da Mustafa Kemal''e uzattım." Bu rüyayı anlatan Hafız Halil Efendi''nin elleri, çenesi ve dili titriyordu. Gözleri dolu doluydu; hitabesi kalabalığı etkilemişti. Birden gür ve imânlı bir sesle: -Ey ahali, Mustafa Kemal muzaffer olacak, Peygamber Efendimizin sağ eli onun elindedir. Buna iman edin!.. diye haykırdı ve kürsüden indi. Sonradan öğrendiğime göre, Merhum Hafız Halil Efendi bu rüyayı camide va''zetmiş ve onu imanlı tefsirlerle tamamlamıştır." "Avni Altıner, Her Yönüyle Atatürk, s. 153-155) *** İstiklal Harbi günlerinde, Sakarya Meydan Muharebe''lerinin en kritik dönemlerinde, top seslerinin Ankara''dan duyulmaya başlandığı ve Büyük Millet Meclisi''nin Kayseri''ye nakledilmesinin bile düşünüldüğü günlerde Atatürk, günlük çalışmalarının büyük bir kısmını yürüttüğü ve bugün müze olarak değerlendirilen Ankara Tren İstasyonundaki evde, bir sabah erken kalktığı bir sırada Çavuş Ali Metin''e: Acele olarak Fevzi Paşa''yı telefonla ara, bul ve hemen buraya gelmesini söyle. Diyor. Ali Metin, Fevzi Paşa''yı telefonla arayıp bulduğunda, Fevzi Paşa da Atatürk''ün yanına gelmek üzere, hemen evden çıkmakta olduğunu söylüyor. Fevzi Paşa Atatürk''ün yanına girince, Atatürk ona bir kâğıt kalem uzatıp: Bugün gördüğün rüyayı yaz ve bana ver, diyor. Kendisi de bir kâğıt kalem alıp aynı şekilde o gün gördüğü rüyayı, Fevzi Paşa''ya vermek üzere yazmaya başlıyor. Yazma işi bittikten sonra, her iki Paşa da karşılıklı olarak yazdıklarını alıp okuyorlar ve okuma işi bittikten sonra birbirlerine bakıp sevinçle gülümsüyorlar. Her ikisinin de yazdıklarını kendi kâğıtlarından okuyan Ali Metin, her iki kâğıtta da şu rüyanın yazılmış olduğunu görüyor: Hz.Peygamber (s.a.v) Efendimiz, Hacı Bayrâm-ı Velî''ye diyor ki: "-Mustafa''ya söyle, korkmasın, sonunda zafer onların olacak." Bilindiği gibi, aynı gecede rüyalarında Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimizi, Hacı Bayrâm-ı Velîye bu sözleri söylerken gören o iki muzaffer kumandanın o günkü isimleri, ''Mustafa Kemal'' ve ''Mustafa Fevzi''dir.

İsmail EMRE'NİN DOĞUŞLARI Kitap: 2           SAYI:  731 - 740 Ne tatlıdır bu âhımız, Bâhşeyledi Allahımız; Bizde mekânını kurdu, T...