8 Haziran 2017 Perşembe
İman Allah'a inanmak demektir. Allah, her şeyi bildiği ve gördüğü halde, kendisi elle tutulur, gözle görülür ve beş duyu ile algılanır bir şey olmadığına göre, hayal âlemimizde bir Allah yaratıp, O'na mı inanacağız? Tabiatıyla hayır!.. O halde Allah'a inanabilmek için önce O'nu bildirene, yani Peygamberi'ne inanmak gerekir. Çünkü, böyle olmasaydı Peygamber göndermesine gerek kalmazdı.
Hazret-i Peygamber bundan bin dört yüz küsur sene önce gelmiş ve altmış üç yıl yaşayıp, geldiği âleme dönmüştür. Kur'an vardır, ama o da ne kadar anlatırsa anlatsın, anlattıklarını ancak zekâ kapıları açık olanlar anlayabilir. O halde Allah'ı anlayabilmenin yolu; Hazret-i Peygamber'in, Ledün ve tasavvuf ilmini öğretmekle görevlendirdiklerinden (Hazret-i Ali ve Ebubekir) bu ilimleri tevarüs eden birini bulup, onun yolunu takipten geçecektir. Bunlar gerçeği birbirlerine öğrete öğrete, malumatı günümüze kadar taşımışlardır. Özellikle de Hazret-i Ali kanalından gelenler...
Peygamberimiz'deki bu nur, tasavvuf ilim ve eğitimi sayesinde ilelebet devam edecek ve ona nail olan mürşitlerce ümmete ışık saçmaya devam edecektir. “Amentü bimürşidihi” (Mürşide iman ederim) meselesi buradan kaynaklanmaktadır.
Allah, görülmekten münezzeh olduğu halde Kur'an'da: “Kim ki dünyada kördür ahirette de kör olacaktır” <17-72> ve “Biz ona şah damarından daha yakınız” <50-16> buyurmaktadır. Ayrıca: “Allah çok yakındır. O'nu yakında arayın”, “Üç kişi gizli konuşmaz ki, dördüncüleri Allah kendisi olmasın, beş kişi gizli konuşmaz ki altıncıları O olmasın, daha az olsunlar, daha çok olsunlar, nerede olurlarsa olsunlar Allah onlarla beraberdir” <58-7> âyet ve Hadisleri Allah'ın bize ne kadar yakın olduğunu; “Kâlb-i mü'min beytullah”, “Kâlb-i mü'min arşullah”, “Kâlb-i mü'min hazâinullah” Hadisleri de, O'nun kâlbimizde bulunduğunu gösterdiğine göre (bu hadisler inananlar için geçerlidir), bu gerçekleri kendisinde tahakkuk ettirip, görmüş olan mürşide şüphesiz olarak iman etmek, yani iman-ı kat'i ile bağlanmak ve onu rabıta ile içinde yaşatmak gerekir. Çünkü, iman, inanılanın kanatları altına girmek demektir. Mürşit ise, bir ayna gibi O'nu yansıtan kişidir.
Müslüman olabilmenin ilk şartı iman etmek, yani inanmaktır. Bir insan veya salik karşısındakine, yani mürşidine inanıp, ona gelmese el alabilir mi? Saliğin bu inanışı, surette mürşidine olsa bile, sirette Allah'a inanıştır. Bu nedenle insan-ı Kâmil'e: “Âdem-i mana” denir. Yoksa dışardan bakıldığında onun da diğer insanlardan bir farkı yoktur. Bu durumu Hazret-i Peygamber: “Ben de sizin gibi beşerim” <41-6> diyerek belirtmiştir. Nitekim yaşantısında da herkes gibi yemiş, içmiş, uyumuş, evlenmiş, çocuk sahibi olmuştur. Bu beşeri vasıflarının dışında öyle bir ruhu vardır ki, o yüceliğe hiç kimse ulaşamadığı için O'nu diğer insanlarla mukayese etmek olanaksızdır. Bu özelliğini belirtmek için de yukardaki sözüne: “Ama bana ilâhımızın tek İlâh olduğu vahyolunuyor” <41-6> diye ilave etmiştir. Bu nedenle herkes kendi durumunu bilip, haddini tecavüz etmemelidir.
Mürşide inanabilmek için de onu: “Bu beni aldatmaz, bana hakikati ifşa eder, Din-i Muhammedî'nin iç yüzünü anlatır” diye kabul etmek gerekir. Bu inançtan sonra, inanılanın ağzından çıkanlar, inananın kâlp tarlasına füyuzat tohumları ekmeye başlar. Bu tohumların kişide gelişmesiyle birlikte, o füyuzatın kâlp ve ruh âlemindeki semeresi görülmeye başlanır. Artık kişi hayatını idame ettirecek bir manevi zevke sahip olur ve bu zevkten kopamaz. Yani, kişi şüphelerden arınıp, selamete çıkar ve İslam olur. Bundan sonra her tarafa: “Esselâmün aleyküm ve rahmetullah” (Allah'ın rahmeti ve esenliği üzerinize olsun) diye selam vermeye başlar. Bu selam; sağı da, solu da Allah'ın olduğu için:
“Ne sağım var, ne solum
Şahıma ben bir kulum”
mısraıyla anlatılmak istendiği gibi, her tarafa verilir. Çünkü, artık kişi teslim olmak ve her varlığı sahibine vermek suretiyle o güne kadar, bilmeksizin “Benim” dediği benliğin, kendinin olmadığını idrak etmiştir.
Vârisler de, Cehri ve Hafi diye ikiye ayrılırlar. Aslında ikisi de aynı kapıya çıkar, çünkü öğreti kaynakları aynıdır. Örneğin: Ben Efendim'den, O, Efendisi olan Hafız Halil Develioğlu Hazretleri'nden derken, işin kökü Hazret-i Ali'ye kadar uzanan bir iman halkası oluşturur. Bu da gösteriyor ki, bu ilim kulaktan kulağa tevarüs yoluyla el tutanlara nakledilmektedir. El tutmayanlarsa suret-i zahirde saflar teşkil edip, kurallar uygulayarak, gerçek inananların koruyuculuğunu yaparlar. İşin iç yüzüne vâkıf olmadıkları için de çok kere şüphede kalırlar. Ben de öyleydim ve çok şükür Allah bana bir mürşit nasip edip şüphelerimden arındırdı. Bunun nasıl olduğunu ilerde anlatacağım için burada tekrarlamıyorum.
Tam anlamıyla iman edebilmek için bir şeyi algılamak gerekir. Gayba iman laftır. İnsanın kafasının içindekiler gayb âlemine aittir. “Ben gayba, gaybdakine iman ettim” demek, “Kafamda yarattığım ilâh-ı mec'ule inandım, ona tapıyorum” demektir.
Allah: “Biz ona şah damarından daha yakınız” <50-16> âyetiyle “Size sizden daha yakınım” demektedir. O halde kişinin kendindekini bulup, O'na iman etmesi lazımdır ki, gerçek anlamda iman etmiş olsun. Zaten Allah'ın bu sözü, O'nun, gaybıyla, hazırıyla insanda olduğunu bildirmektedir.
Avam, gayba iman eder, ama şahadete inemez. Şahadette O'nu bilebilmek için mutlaka el tutmak ve canlı kitaptan istifade etmek gerekir. İnsan ne zaman tam iman edip, ilmi öğrenir ve dağıtacak hale gelirse, artık suyunu kendi kaynağından çıkarıyor demektir ki, bundan sonra tekrar el tutmasına gerek kalmaz.
Bir imamın namazın kurallarını tam manasıyla bilip, bilmemesi, duaları doğru okuyup, okuyamaması, hatta imamın kendi namazının kabul olunup, olmayacak olması, camiye gidip, imamın arkasında namaza duran bir insanı ilgilendirmez. Eğer o kişi kendisi iyi niyetle namaza durmuşsa, imamın namazı kabul olunmasa bile, o imama safiyetle uymuş olanınki kabul olunur. Çünkü, uyanın niyeti iyidir ve Allah ta onun niyetine bakacaktır.
Aynı durum müritler için de geçerlidir. Bir mürşide “Nasibim buymuş” diyerek hulûs-ü kâlp (Kâlp safiyeti) ile bağlanılırsa, bu bağ o müridi yerine ulaştırır. Onun için mürşitten ziyade müridin iman ve itikadı önemlidir. Mürşit vazifesini yapıp, dersini verir, ondan sonra iş mürittedir. Bu konuyu izah eden bir hikâye vardır.
Hikâyeye göre: Bir ülkede eşkıyaların başı bir dergâh açmaya karar vermiş. Dediğini yapmış, dergâhı açmış ve kendisi de mürşit diye geçip post'a oturmuş. Diğer avenesi de müritleri olmuş. Zamanla müritleri çoğalmış ve füyuzat artmış. Bir gün Dicle'nin karşı tarafında bir piknik yapmaya karar vermişler. Hazırlıklar yapılmış, sıra nehrin karşı tarafına geçmeye gelmiş. Müritler teker teker: “Destur Efendi” deyip, suyun üstünden yürüyerek nehrin karşısına geçmişler. Sıra Efendi'ye gelince o bir türlü geçememiş. Adımını attıkça suya batıyormuş. O zaman kafasına dank etmiş ki, kendisi eşkıya ve hiç bir şeyden haberi yok... Bunun üzerine durumunu itiraf edip: “Müritlerimin yanında beni utandırma, ben de iman ettim” demiş ve diğerleri gibi karşıya geçmiş. Tabii, bu bir masal, ama içinde bir gerçek var. O da, iyi niyetin Allah nazarında makbul olması...
Onun için biz her zaman: “Allah sevgiden, birlikten, inançtan ayırmasın, Rahmet-i İlâhisini kalbimizde tecelli ettirsin” diye dua ediyoruz. Bu duamızın gerçekleşmesi için de gereken şartın: “Kendine merhameti olmayanın başkalarına da merhameti olmaz” kuralından geçtiğini unutmuyoruz.
Burada, işin müritte bittiğini anlattıktan sonra, imanın zor tarafının, görünmeyene nasıl iman edileceği olduğunu söylemek gerekir. Bunun çözümü, görünmeyene, görünen ve bilgi vasıtasıyla inanmaktan geçer. Aksi halde Peygamber, yahut bildirici gönderilmesine hacet olmazdı.
Esas bildirici Hazret-i Peygamber'dir. O gelmiş, bildirmiş ve kuralları koymuştur. Koyduğu kurallardan biri de namazdır. Namazda her rekâtta bir rükû, iki secde vardır. Secde: Bağlanmak demektir. Bunun iki kere tekrarlanmasının sebebi: Birincide, kaâlû belâ'da yani görünmez âlemde: “Ben sizin rabbiniz değil miyim” <7-172> diye sorduğunda verilen “Evet öyledir” <7-172> cevabından sonra edilen secdeyi hatırlamak, ikincide ise, görünür âlemde idrak edildiğinde o idraki ispat etmek, yani bağlılığı zikretmek ve tekrarlamaktır. Kur'an'da bu gerçek: “Allah'a itaat Resul'e itaattir” <5-92>, <4-59> denerek anlatılmıştır. Çünkü, Peygamber, Allah'a aynadır ve Allah ancak o ayna vasıtasıyla görülebilir. O görüntüye iman etmek, Allah'a iman etmek demektir.
Allah'a akılla değil, gönülle erişilir. Bu nedenle Allah'a ulaşmanın yolu temiz olmaktan, gönül yapmaktan geçer. İnsan herkese karşı iyi olmalıdır. Mümin müminin aynası olduğuna göre, herkese yapılan iyilik, aslında; Onlar yapanın aynası olduğundan, kişinin kendine iyilik etmesi anlamına gelir. İşte vahdet-i vücut meselesi de buradan doğar.
Allah terazinin ortasındadır. Onun için daima: “Az verip üzdürmesin, çok verip azdırmasın” diye dua ediyoruz. Orta, adalet timsalidir ve insanda da göbekle belirlenmiştir. Cenin anne karnında o göbek bağıyla beslenip, gelişir ve yedi erbain çıkardıktan sonra gelişmesi tamamlanmış olarak dünyaya gelir. Ama ceninin kâlp atımlarının başlaması, yani bizzat canlanması üçüncü erbainin sonunda, yüz yirminci günde olur. Bu durum ebced değeri yetmiş olan ayın harfinin ilk otuzluk yarısının bitimine tekabül eden, 3x40=120 nci güne uyar. Böyle oluş nedeni: Allah'ın merhametinin, gazabının önüne geçmiş olması, yani yetmiş'in 35+35 olarak değil, 30+40 olarak ikiye ayrılmasıdır. Yetmişin otuzluk yanı karanlık âleme, kırklık bölümü ise aydınlık âleme aittir. İnsanın karanlıktan aydınlığa geçmesi, yani “Ve izniyle karanlıktan aydınlığa çıkarır” <5-16> hükmüne uyması böyle gerçekleşir. Ceninde üç erbain çıkardıktan sonra canlanma şeklinde gerçekleşen aydınlığa çıkış, erişkinde otuz olan lâm'a Muhammed'ten destek gelmesi, yani on eklenmesiyle olmaktadır.
Ayın harfi gibi olan insanın otuzluk alt kısmı zulmani, üstte kalan kırklık kısmıysa nuranidir. Zulmani olandan ancak el tutmakla kurtulunabilir ki, bu da İsa'nın Şam'daki Akminare'den inip, namaz kılması, yahut kıyametin başlaması diye anlatılmıştır. Bu olay insanın ruhunun kıyam etmesi demektir ki, ancak bundan sonra Müslüman olunup, aydınlığa çıkılabilir. İnsanın kıyameti kopmadan Müslüman olması mümkün değildir. Çünkü, Müslüman olabilmek için sağ gözü kör olan Deccal'i kovmak gerekir. Deccal, Rahman'ın zıttı olan şeytan demektir. Sağ göz ahirete, sol göz ise dünyaya aittir. Onun için sağ gözü kör olan Deccal ahireti göremez ve bu yönüyle şeriata daha yakındır. O kovulmadıkça da ahiret görülemez.
Bir insanın feraha erebilmesi, suyu başından tutup, kabını oradan doldurmasıyla mümkün olur. Kur'an'da: “Rableri onlara tahir şarap sunacak”<76-21> ayetini örnek alarak söylediğim müstezatlarımdan birinde:
“Baştan düzelince bu hâl-i tebahım hiç kalmadı âhım
Mahvoldu günahım”
dediğim nokta budur.
Suyu başından tutmak: Bilgi hazinesini, kendini bilen bir kaynaktan öğrenerek doldurmak ve kendinin ne olduğunu öğrenip, o öğrendiklerine layık olmaya çalışmak demektir.
İnsanlar bayramda hediye verilmiş çocuklara benzerler. Nasıl çocuk verilen hediyenin pahalı veya ucuz oluşuna bakmadan memnun olursa, insanlar da böyledir. Hediyenin fiyatı, onu vereni ilgilendirir. Veren, pahası arttığı oranda kendini tatmin eder.
HAFIZ HALİL DEVELİOĞLU RİSALESİ
Bülbül isen gül'e, yatma kafeste,
Efgani bulmağa, bir Kamile var
Bir gurbet ildesin, sa'y-eyle yola,
Mekani bulmağa, bir Kamile var.
Bil ki kuvvet yoktur kendi elinde,
Zikreyle mevlâyı, herdem dilinde,
Ölmek ister isen Hakkın yolunda,
Cânânı bulmağa, bir Kamile var
Var ise kibr -ü kin, girme meydana,
zira ki bu yolda kıyarlar cana,
İnandınsa gönül, aziz Kur'ân'a
Kur'ân bulmağa, bir Kamile var.
Bil: Nefsindir sana, en büyük düşman,
Anı katletmeğe, bula gör imkan,
Ey gönül! Sa'y-eyle olmağa insan,
İnsani bulmağa, bir Kamile var.
Maksat nedir gelmemizden âleme?
Kılıçla mı geldin yoksa imâna?
Secde nerde emrolundu Ademe?
Seyranı bulmağa, bir Kamile var.
Bildinse zahidâl bu muammayı
Oku tefsiri, hem ver manayı,
Yaratmadan Hallak, Arş-ı Alâyı
Umman bulmağa, bir Kamile var.
İçilmez hiçbir su, durulmayınca,
İnsan Kamil olmaz, yorulmayınca,
Meyyiti! ölüp de dirilmeyince,
Esrarı bulmağa, bir Kamile var.
HAFIZ HALİL DEVELİOĞLU RİSALESİ
(meyyit mahlasıdır.)
Türkü Adı: Develioğlu Deyi Geldim Yanına
Yöre: Çukurova - Tüm Türküler »
Kaynak: Öksüz Ali
Develioğlu deyi geldim yanına
Böyle işler yakışır mı şanına
Verdin nişanlımı dağlı Halil'e
Kelleni terkimde bil Devel'oğlu
Kalmaz Devel'oğlum sana da kalmaz
Buna dünya derler kimseye kalmaz
Aslanın erkeği kancığı almaz
Getir Güllü Hanım nazlı yarimi
N'ederim de Öksüz Ali'm n'ederim
Başımı alır şu dünyadan giderim
Güllü Hanıma da şekva ederim
Getir Güllü Hanım nazlı yarimi
***
Aynı koşmanın başka bir varyantı
Develioğlu deyi geldim yanına
Böyle işler yakışır mı şanına
Verme nişanlımı Deli Halil'e
Ver hakkımı sen Devel'oğlu
N'ideyim de aman gelek n'ideyim
Başım' alıp bu dünyadan gideyim
Varıp Güllü Hatuna şekva edeyim
Ver benim hakkım Devel'oğlu
Develioğlu deyi şanına geldim
Kendiri boğazıma dar deyi geldim
Şu benim hakkımı ver deyi geldim
Ver benim hakkımı sen Devel'oğlu
Kul Öksüz'üm der de böyle n'olursun
Şöyle düşkünlerin halin bilirsin
İnşallah Halil ölür yarim bana kalırsın
Ver benim hakkımı sen Devel'oğlu
Develioğlu ve Abdülaziz ŞENOL (Kenzî)
Abdülaziz Şenol, Tarsus'ta 15 Ağustos 1895 tarihinde dünyayı geldi. Babası Kâmil Efendi Tarsus'ta tanınmış bir hekim, annesi Hatice (Hasibe) Hanım memleket eşrafından varlıklı bir ailenin tek kızıdır. Asıl adı Abdülaziz Sami'dir. Sonraları kısaca Aziz ismiyle tanınmıştır. Baba tarafından ataları Karaman'dan gelerek Tarsus'a yerleşmişlerdir. Büyük babası da hekim olduğundan aile lakapları Hekimzâdeler olmakla beraber, soyadı kanununda 'Şenol' soyadını seçmiştir.
Henüz sekiz yaşlarındayken babası Kâmil Efendinin vefatı üzerine, annesi ve kardeşleriyle birlikte anneannesi Zehra Hanımın yanında kalmış ve onun terbiyesiyle büyümüştür.
Çocukluğu, din, ahlak, âdet ve ananelerimize sıkı sıkıya bağlı eski terbiyemizin katı kuralları arasında geçmiştir. Önceleri takliden başlasa da, çocukluğun bütün safiyeti ile sürdürdüğü ibadetler, öğrendiği dinî kıssa ve menkıbeler, gençliğinin saffetinde, manevi duygularını, ulvi hislerinin gelişmesinde katkıda bulunmuştur.
Tarsus'ta sırasıyla devam ettiği iptidai ve rüştiye mekteplerini bitirince, baba mesleğini seçmeyi çok arzulamış ve bu isteğini anlayışla karşılayan aile büyüklerinin de onayıyla İstanbul'a Mektebi-i Tıbbiye'ye gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Fakat daha sonra, o zaman padişaha karşı siyasi hareketlere mihrak olan bu yüksek mektepte tahsilinden doğabilecek tehlikeleri düşünen anneannesi sevgili torununu korumak düşüncesiyle İstanbul'a göndermekten vazgeçince, tahsil hayatı sona ermiş oldu.
Abdülaziz Şenol, henüz on yedi yaşlarındayken tarikat hayatına girmiştir. Önce Şeyh Diyarbekirlizâde Ali Efendinin Rüfaî tekkesine ve bilahare Kadirî şeyhi Mısrî Abdüsselâm Efendi'nin tekkesine müdâvim olarak, tarikat usul ve erkânını öğrenmiş, zikir ve ayinlere katılmıştır. Devrinde, ihyâ gecelerinden başka yılda bir kere bir perşembe gecesi yapılan, "Hamis-i meşâyih" yani şeyhler perşembesi denilen ayinlerde memleketteki bütün şeyhler, dervişleriyle beraber, münavebe ile bir tekkede toplanırlar, ibadet ve zikirlerden sonra, adeta bir yarışma teşkil eden, bürhan gösterileri yaparlardı. Dervişler arasında mazhar çalarak iştirak ettiği böyle bir müşterek ayinde vukua gelen harikulade bir olayın kahramanı olarak görüp hayran kaldığı ve o zamana kadar benzerine hiç rastlamadığı, hal ve harekâtıyla diğer meşâyıhtan çok daha farklı ve çok muhterem bir zat olan Develizâde Hafız Halil Efendiden çok etkilenmiştir. O sıralarda on sekiz yaşlarında olan Abdülaziz, 1912 yılında, etkisinde kaldığı bu yüce zatın bir ihvan evindeki meclisine gidip, huzura alınmış, heyecanını hayat boyunca muhafaza ettiği, benliğini kuvvetle sarsan fevkalade olaylarla dolu olarak, evlatlığa alınmıştır.
Develizade Hafız Halil Efendi, şöhreti Tarsus, Mersin, Adana ve Trabzon'a kadar pek çok vilayette yayılmış, çok geniş bir ihvan topluluğu olan gerçek bir veli, bir kâmil mürşittir. Yüzbaşı rütbesindeyken emekli olarak Tarsus'a yerleşmiş ve evlenmemiştir. Yüce şahsiyetinin kemaliyle, etrafında, her sınıftan insanların olduğu bir ihvan topluluğu oluşmuştur.
Abdülaziz, ekmel mürşidinin irtihaline kadar, yaklaşık yirmi bir yıl süreyle bu zatın taht-ı irşadında bulundu. Memuriyet, askerlik gibi maddi hayat meşgaleleri ve onlardan doğan ayrılıklar, onun manevi bağına hiç bir suretle etkilemedi. Bilakis sevgisini artırıp bağını pekiştirdi. Giderek kendi varlığını mürşidinin varlığında yok etti. Tarifi imkânsız inkişaflardan, birçok fütühattan sonra, insanüstü güzellikte, mümtaz bir manevi kazandı.
Aziz Şenol, bütün bu manevi halleri yaşarken aynı zamanda zamanının makbul mesleklerinden memuriyete geçmiştir. Mersin Adliyesinde zabıt kâtipliğine tayini nedeniyle ailece Mersin'e göç etmişler, bir süre sonra patlayan Birinci Dünya Savaşı üzerine de askere alınmıştır. Savaşta, Kafkas ve Sina cephelerinde bulunmuştur.
Askerlik hayatı, başından geçen pek çok maceralarla doludur. Harbin sonunda, yararlılığı sebebiyle verilen harp madalyası ile Mersin'e dönmüş ve memuriyet hayatına devam etmiştir. Altı yıl kadar, önce Mersin postanesinde, sonra Mersin Gümrük Rüsumat Başmüdürlüğünde çalıştıktan sonra istifa ederek memuriyetten ayrılmıştır.
Abdülaziz için, harpten sonraki bu devir, sülûk seyrinin en hararetli, ruhaniyetinin en coşkun devresi olmuştur. Sülûkun harareti ve cezbesi içinde hac vazifesini yerine getirmek üzere mürşidinden izin alarak, parasız, perişan bir gezgin derviş kılığında, yaya olarak bir seyahate çıktı. Şam'a kadar sürdürebildiği bu seyahati, baştanbaşa maddi ve manevi olaylarla doludur.
Bu seyahat esnasında, devrin bir çok manevi büyükleriyle tanışma fırsatını buldu. Halep'te Nakşî tarikinden Şeyh Beşir, Humus'ta yine Nakşî tarikinden Şeyh Ebu'l-Nasr Halef, Şam'da Şazelî tarikinden Şeyh Mahmud Ebu'ş-Şamad ve yine Şam'da Nakşî tarikinden ve İmam Rabbani ahfadından Şeyh Muhammed Masûm-ı Hindî tanıştığı şeyhlerden bazılarıdır.
Şam'da bulundukları günlerde Hicaz'da Vahhabî isyanı başlayınca güvenlik sağlanamadığı için yollar kapanınca bir müddet bekledikten sonra, kendisine manen büyük inkişaflar sağlayan bu yolculuğu sona erdirip hasret ve sevgisi içini kavuran mürşidine kavuşmak üzere aşk ve şevkle memleketine dönmüştür.
Seyahatten dönüşünden bir süre sonra şakirdindeki terakki ve inkişafı yakın bir takiple değerlendiren mürşidinin emriyle Mersin'deki ihvan topluluğuna riyaset ederek, onların teslik ve idaresiyle görevlendirildiler. Bu arada, 1924 yılında mürşidinin emriyle Girit muhacirlerinden Saadet Hanımla evlenmiştir. Böylece, eşinin vefatına kadar kırk altı yıl süren bu mutlu evlilikten, ikisi erkek ve ikisi kız olarak dört çocukları dünyaya gelmiştir. 1926 yılında Adana'ya taşınınca yine mürşidinin emri üzerine, bu defa da orada mevcut büyük ihvan topluluğunun başında aynı görevi yerine getirdi. Adana'da serbest hayata atılarak bir mağaza açmış, ithalatçılık ve mümessillik yaparak, ticaretle meşgul olmuştur.
Develioğlu Hafız Halil Efendinin, 1933 yılında Tarsus'un Namrun yaylasında vefatından sonra çok müteessir oldu ve dört ay süreyle evlerine kapanıp, dışarı hiç çıkmadı ve kimseyle görüşmedi. Dört ay süren bu itikaf devresinden sonra da artık burada duramayacağını anladı ve Trabzon'la başlayan ve İzmir'le biten bir yolculuğa çıktı. 1935 yılında İzmir'e yerleşince, vakti çeşitli işler ve uğraşlarla geçmiştir. Sonraları 1960 yılına kadar, çarşı içinde, Başdurak mevkiinde açtıkları küçük bir dükkânda, elbise ve şapka temizleyiciliği yapmış ve Şapkacı Aziz Efendi namıyla tanınmışlardır.
Israrlar üzerine, bir madeni eşya imalathanesinde, ortak sıfatıyla girip çalışmaya başlayınca, 1960 yılında mezkur dükkânı kapatmıştır. Burasını tahliye ederken maalesef bazı şiirleri kaybolmuştur. Altı yıl kadar bu işle meşgul olduktan sonra 1967 yılından itibaren, yine ısrarlı davetler üzerine girdikleri bir inşaat müteahhitliğinde aynı göreve devam etti. Çalışma hayatına nihayet 1973 yılında son vererek evlerine çekildi. 1970 yılı sonlarında ilk eşinin vefatından sonra iki yıl sonra Canan Hanımla evlendi. Karşıyaka'daki evlerinden Hatay'a (İzmir) taşınarak, ömürlerinin sonuna kadar, köşelerinde, muhterem eşi ve hiç eksilmeyen ziyaretçileri arasında huzur ve sükun içinde sürdürdü.
Abdülaziz Şenol Kenzî, 8 Mart 1981 yılında vefat etti.
Bu bölüm, Mustafa Kemal Barlas'ın yazdığı biyografiden özetlenmiştir.
Lütfi Filiz ve Nasrettin Hoca Fıkralarına Farklı Bir Yaklaşım II (1)
İsmail GÜLEÇ
Nasreddin Hoca Anadolu insanının hislerine tercüman olmuş büyük bir bilgedir. Fıkraları, yüzyıllardır anlatıla gelmektedir. Onun bir halk bilgesi olduğu ve fıkralarında birer gizli hikmet bulunduğu, hakkındaki ortak kanaattir. Nasrettin Hocanın fıkraları, genellikle ahlâk ve ibret bakımından değerlendirilmekte ve onun her fıkrasının son cümlesi adetâ atasözü gibi dillerde dolaşmakta ve yeri geldikçe de söylenmektedir. Hattâ bu son cümleler, adetâ herkesin bildiği kod numarası gibi, söylendiğinde fıkranın tamamını hatırlatmaktadır.
Nasrettin Hoca fıkraları tasavvufî bir bakış açısıyla da yorumlanmıştır. Mehmet Fuat Köprülü her ne kadar hocanın fıkralarının tasavvufî yönden yorumlanmasını saçma bulup yorumlayanları tenkit etse de- (2) Hocanın fıkralarında tasavvufî bir hikmet bulan ve bunu yeri geldikçe eserlerinde mevzuların daha iyi anlaşılması için sıkça başvuran insanlar da vardır- (3).
Nasrettin Hoca fıkralarına tasavvufî yorum getiren bir Mevlevî şairi olmakla birlikte - (4) çağımızda bu üzerinde pek durulmayan bir konu gibi görünmemektedir. Aynı ekolden gelen iki çok değerli mutasavvıf, bu konuda en açık örnekleri vermiştir. Bunlardan birincisi Adanalı İsmail Emre’dir. Emre, sohbetlerinde Nasrettin Hoca’nın fıkralarından sık sık örnekler vermekte ve tasavvufî yorumlarını yapmaktadır- (5) Nasrettin Hoca fıkralarını İsmail Emre gibi yorumlayan bir diğer mutasavvıf, İsmail Emre’nin şeyhi Develioğlu Hafız Halil Efendi’nin diğer halifesi Kenzî Aziz Şenol’un halifesi olan Tire’li Lütfi Filiz Efendidir. Bu iki değerli zat, Nasrettin Hoca’nın büyük bir mutasavvıf olduğunu ve fıkralarının da tasavvufî hakikat ile tasavvufî ahlâkı telkin etmek istediğini eserlerinde ve sohbetlerinde her fırsatta dile getirmişlerdir. Bu derginin devamlı okuyucularının yakından tanıdıkları ve bu satırları yazanın kendisinden bir çok şey öğrendiği ve halen de öğrenmeye devam ettiği Metin Bobaroğlu, mizahla anlatımın en üst düzey anlatım biçimi olduğunu ve bunu herkesin başarmasının mümkün olmadığını, dolayısıyla Nasrettin Hoca’nın mizah yoluyla tasavvufî gerçekleri anlatmasının onun büyüklüğünü gösteren bir kriter olduğu, konuşmalarında ve sohbetlerinde sıkça dile getirdiği bir husustur. Bu, Hocanın fıkralarındaki özellikleri anlatanlarda pek görülmeyen bir özelliğidir- (6).
Yukarıda ismi verilen zevattan başka, Yedi İklim dergisinin Nasrettin Hoca hatıra sayısında da Nasrettin Hoca’nın tasavvufî şahsiyeti ve fıkralarında tasavvufî yönlerin açıklandığı kimi yazılara rastlıyoruz. Bunlar içinde en önemsediğimiz Ali Günvar’dır. Yazısından kendisinin de mutasavvıf olduğunu zan ettiğim Ali Günvar; “Bana damdan düşmüş olan bir doktor getirin” başlıklı makalesinde - (7) Nasrettin Hocanın Seyyid Mahmud Hayranî’nin dervişlerinden ve halifelerinden biri olduğunu söyleyerek aynı zamanda mutasavvıf olduğunu belirtmekte ve kimi fıkralarının tasavvufî yorumu yapılmaktadır - (8). Ali Günvar’dan başka; Şaban Abak’ın makalesi de göze çarpmaktadır- (9). Nasrettin Hoca fıkralarına tasavvufî yönden yaklaşanların, sanılanın aksine oldukça sayılarının bir hayli oldukları görülmektedir.
Lütfi Filiz kimdir?
Lütfi Filiz, 1911 yılında Tire’de doğdu. Sultan Reşat, Sultan Vahdettin dönemlerinden sonra Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilânına kadarki büyük değişimi çocuk gözleriyle gözlemledi. On üç yaşına kadar devam ettiği okul hayatı, medreselerin kapanmasından sonra sona eren Lütfi Filiz’in okuma aşkı tüm ömrüne yayıldı. Hayatını kazanmak için elli altı yıl boyunca saatçilik mesleğini sürdürdü. Otuz dört yaşında iken gönlündeki büyük kaynama ona Osman Dede’yi buldurdu. Bu beraberlik Osman Dede’nin dünya aleminden ayrılmasına kadar beş yıl devam etti. Daha sonra
“Ben kitab-ı kâinatı hatmetmiş sanırdım sevgilim
Kadd-i mevzunun görüp tekrar eliften başladım”
diye hitap ettiği ikinci hocası Kenzî Aziz Şenol ile içindeki ilim ve Allah aşkını yirmi üç yıl boyunca paylaştı. Aziz Dede’nin dünya hayatına veda etmesinden sonra yıllar boyunca aldığı bu bilgileri yaptığı sohbetlerle talip olanlara nakletti. Lütfi Filiz, sağ olup İçerenköy’de (İstanbul) ikâmet etmektedir- (10).
Nasrettin Hoca fıkralarına yaklaşımı
Nasrettin Hoca, Lütfi Filiz’in talebelerine tasavvufî hakîkatleri anlatırken sıkça başvurduğu ve misal getirdiği önemli bir kaynaktır. Nasrettin Hoca’nın büyük bir veli olduğuna inanan Lütfi Filiz, eserlerinde ve sohbetlerinde, yeri geldikçe Nasrettin Hoca’nın fıkralarını, anlattığı konuların daha iyi anlaşılması için misal getirmekten asla sakınmamıştır.
Lütfi Filiz, Nasrettin Hoca’nın, tasavvufî mizahla anlatma yolunu benimsemiş bir zat olduğunu düşünmektedir. Kendi başından geçenleri örnek vererek anlattığı insan hayatındaki değişikliklere dikkat çekerek hiçbir insanın, hiç kimse için: “Neden, niçin” dememesi gerektiğini söylemektedir. Lütfi Filiz’e göre herkesin programlanmış bir kaseti vardır ve o kasettekiler, ekranında görünecektir. Yani, her şey kişinin kendi kitabında yazılıdır ve herkes; güzel de olsa, çirkin de olsa, güldürse de, ağlatsa da, kendi kitabını okuyacaktır. İşte Nasrettin Hoca tasavvufu kendi kitabındaki gibi mizahi yolla anlatmaktadır… Ama, bundan nasibi olmayanları, O’nu sadece gülünç fıkralar anlatan bir kişi olarak gördüklerini- (11) söyleyerek eleştirmektedir.
Aşağıda yer alan 21 fıkra ve yorumu, onun, sohbetlerinden deşifre edilerek kitaplaştırılan ve 1999 – 2000 yıllarında İstanbul’da yayınlanan Noktanın Sonsuzluğu isimli dört ciltlik kitapları taranarak çıkartılmıştır.
Fıkralar ve yorumları- (12)
1- Sen de haklısın
Peygamberimiz, bir Hadisinde: “Vücudumuzun yarısı güneşte, yarısı gölgede kalacak şekilde oturmayın” buyurmuştur. Bu ne demektir? Bir tarafa ağırlık verin ki, ne olduğunuz anlaşılsın demektir. Bu sözleriyle, kendi yanında Müslüman gibi görünüp, Kureyşî’lerin yanında onların tarafını tutanları, yani münâfıkları ima ederek, onlar gibi olmayın mesajını vermiştir. Çünkü, terazinin iki kefesine de birer kiloluk ağırlık konursa, ibre oynamaz. O zaman, belirsizlik olur ve adalet-i ilâhi tecelli edemez. Nasrettin Hoca’nın davacıya da, davalıya da “Sen haklısın” deyiş hikâyesi bu durumu anlatmaktadır.- (13)
Ehl-i tevhit, yani marifet ehli, olaylara daima yukardan baktığı için şeriattaki bazı kurallara pek itibar etmez. Bu kurallardan biri kısas kuralıdır. Ehl-i tevhit nazarında Hakk’tan başka bir şey olmadığı için, düşman kavramı da yoktur. Bu nedenle kimi kimden şikâyet edebilir? Bu durumu Nasrettin Hoca çok güzel anlatmıştır. Kendisi kadıyken bir gün birisi gelir ve: “Filanca bana şöyle yaptı, ondan davacıyım” der. Hoca adamı dinler ve ona: “Sen haklısın” der. Bunun üzerine davalı itiraz eder ve olayı bir kez kendi açısından anlatır. Onu dinleyen Hoca, ona da: “Sen haklısın” der. Bunu duyan karısı: “Yahu Hoca bu nasıl karar, hem davacı, hem davalı haklı olur mu” deyince Hoca ona döner ve: “Vallahi hanım sen de haklısın” der. Bu fıkra, ehl-i tevhidin olaylara bakış açısını göstermesi bakımından çok güzel bir örnektir. Tevhit açısından her şey Hakk olduğu ve alt âlemlere, yani dünya hayatına hitap eden bazı şeriat kuralları bu mertebede geçerliliğini yitirdiği halde, “Hakk geldi batıl yok oldu” <17-81> âyeti bize bunu anlatmaktadır. Dünyada yaşandığı için, bu kurallara direkt olarak karşı çıkmamak gerekir. İrfaniyet de bunu gerektirir- (14).
2 – Ah gençlik
İnsanlar arasında kendine, kabadayılığına, gücüne çok güvenenler vardır. Aynı kişiler ihtiyarladıklarında o güçlerinden, kabadayılıklarından hiçbir şey kalmadığını göreceklerdir. Nasrettin Hoca’nın, dereden atlarken, sıçrayıp, suyun orta yerine düşünce: “Ah gençlik” deyişinin nedeni budur. Ama, sonra etrafına bakıp, kimsenin bulunmadığını görünce: “Ben senin gençliğini de bilirim” diye ilâve etmesi, kendisinin gençliğinde de gerçek varlığın yanında bir şey ifade etmediğini kabul ettiğini gösterir- (15).
3 – Bilenler bilmeyenlere anlatsın
Vahdet ehli: Birlik, topluluk ehli; başka bir deyimle; her şeyi kendinde toplayan, demektir. Onun için vahdet ehli karşısındakini gayrı görmez. Her gördüğünü kendisiymiş gibi görür. Bu durumu en güzel izah edenlerden biri Nasrettin Hoca’dır. Bir fıkrasında: Vaaz dinlemek üzere toplananlara: “Ne söyleyeceğimi biliyor musunuz?” diye sorar ve “Bilmiyoruz” cevabını alınca: “Madem ki bilmiyorsunuz, ben de bir şey söylemeyeceğim” diyerek kürsüden iner. İkinci hafta yine aynı soruyu sorduğunda, cemaat “Biliyoruz” deyince, bu kez: “Madem ki biliyorsunuz, ben size ne anlatayım” der ve yine kürsüden iner. Üçüncü hafta, cemaatin bir kısmı: “Biliyoruz” bir kısmı ise:”Bilmiyoruz” diye cevap verince, “Bilenler, bilmeyenlere anlatsın” der ve yine bir şey söylemeden kürsüden iner. Bu, karşısındakini kendinde toplamanın en güzel ve mizahî olarak ifade edilmiş örneklerinden biridir. Burada Hoca, karşısındakileri kendisi olarak gördüğünden, “Bilmiyoruz” cevabının da, “Biliyoruz” cevabının da kendisinden çıktığını ve her iki durumda da konuşmasına gerek olmadığını anlatmak istemiştir. Üçüncü durumda da yine aynı gerekçe ile, kendi kendine konuşması gerektiğini düşünerek, yüksek sesle bir şey söyleme gereği duymamıştır - (16).
4 – Ya tutarsa
Mürşitlerin bir başka görevi de; insanlara doğru yolu göstermektir. Kişiyi o doğru yola çekecek olan Allah’tır. Allah isterse, istediği kulunun genlerle yazılmış kitabındaki yazıları değiştirir ve kuluna yeni kitabı okutturur. Burada mürşidin yaptığı iş, süte maya çalmaktır. Bunu biraz genişletirsek Nasrettin Hoca’nın göle maya çalma hikâyesindeki: “Ya tutarsa” konusu ortaya çıkar. Bugün milli piyango reklâmları da: “Size de çıkabilir” denerek bu esasa uydurulmuştur. Evet, piyango birine çıkacaktır, ama kime?…- (17).
5 – Suyunun suyu
Bahsettiğimiz yansımalarda sadece müritler değil, onların el tutmamış yakınlarının da etkisi vardır. Çünkü, mürşitler müritlerinin yakın çevreleriyle de dolaylı olarak ilgilenirler. Nasrettin Hoca’nın “Tavşanın suyunun suyu” dediği nokta burasıdır. Allah vardır ve varlığıyla bir kulda tecelli etmiştir ki, o Uluhiyet makamındadır. Uluhiyetten rübûbiyete, rübûbiyetten hakkıyete, hakkıyetten de halkıyete yansır - (18).
6 – Keramet sarıktaysa
Gerçek mürşitler, tahta, taca, posta ve saltanata rağbet etmeyip, en aşağı mertebelerde durur ve etraftakileri Hakk bildikleri için, başlarına taç ederler. Sunullah-ı Gaybî Hazretleri, bunun aksini yapıp, gösterişe kaçanlar için:
“Taç marifet tacıdır sanma gayrı taç ola
Taklit ile tok olan hakikatte aç ola”
Demektedir. Nasrettin Hoca da aynı konuyu şu hikâyesiyle mizahî olarak anlatmıştır.
Birisi Hoca’ya okuması için bir mektup verir, ama yazı o kadar çirkin ve okunaksızdır ki, Hoca okuyamaz ve mektubu iade eder. Mektup sahibi: “Başındaki koca sarıktan da mı utanmıyorsun” deyince, Hoca sarığını çıkarıp, bu sözü söyleyenin başına geçirir ve: “Keramet sarıktaysa, haydi şimdi sen oku” deyiverir. Hoca, bu fıkrasıyla, her şeyin içten olacağını anlatmak istemiştir- (19).
7 – Rüzgar çıkmaz
Nasrettin Hoca’nın bazı hikâyeleri bekaya aittir. Bunlardan birinde: Hoca halka döner ve harman zamanı herkesin tarlasından dönüm başına bir ölçek ekin vermesini, vermeyen olursa onun rüzgârını keseceğini söyler. Halk, Hoca’nın kendileriyle alay ettiğini zanneder ve sözünü ciddiye almaz. Harman zamanı gelir, çatar. Tabii kimse hocaya bu konuda söz vermemiştir. Hoca bir tepenin üzerine çıkar ve oraya bir hasır gerip, oturur. Herkes harmanı hazırlar, ama rüzgâr olmadığı için bir türlü savuramaz. Bir gün, iki gün, bir hafta beklerler, rüzgâr çıkmayınca, bu kez: Acaba Hoca’nın bir bildiği mi var, diye düşünmeye başlarlar. Hafta geçmesine rağmen hâlâ rüzgâr çıkmayınca, içlerinden biri tepeye çıkar ve Hoca’ya durumu anlatır. Hoca: “Ben size istediğimi vermezseniz rüzgârınızı keserim dememiş miydim” deyince adam; “Aman Hoca ben vereceğim sen rüzgârı bırak” der. Hoca adama: “Senin tarlan hangisi?” diye sorar. Adam gösterir. Hoca, onun tarlasının yerini öğrendikten sonra, hasırda o tarlayı görecek şekilde bir delik açar. Adam tarlasına döner ve rüzgâr başladığı için harmanını savurmaya başlar. Onu görenler de harman yapmaya kalkarlar, ama rüzgâr olmadığı için havaya attıklarının aynen düştüğünü görürler. Bunun üzerine adama gelip, sorarlar. O da durumu anlatıp: “Ben Hoca’ya istediğini vereceğime dair söz verdim, rüzgâr geldi” deyince, hepsi birden Hoca’ya gidip, istediğini vereceklerine dair söz verdiler. Hoca hasırı kaldırır ve dönüp harmanlarını yaparlar.
Bu hikâye, Allah’ın maddeten iyilik yapanlara bazı ihsanları olacağını anlatmaktadır. Bugün zengin olanları inceleyecek olursanız. (Tabii sahtekârlıktan zengin olanları kastetmiyorum) pek çoğunun babalarının, bilmeden, bir fakire bir şekilde yardım edip, o fakirin himmetini almış olduğunu görürsünüz. Bu, Allah’ın hasırından bir delik açıp, onlara rüzgârı estirmesi anlamına gelir. Onların zenginliği, sadece kendilerinin değil, etraflarındakilerin de yararlanmasına sebep olmakta ve böylece Allah, bir kişi vasıtasıyla bir çok kimsenin geçimini temin etmektedir- (20).
8 – Fincancı katırları
Bazı durumlarda kırıcı bir söz söylemektense susmanın daha iyi olacağını söylemeye bilmem gerek var mıdır? Hele konu Allah’ın işleri olursa… Çünkü dilini tutmasını bilmeyen ehl-i tevhidin, her zaman ehl-i şeriat ile problemleri olduğu bilinmektedir. Nasrettin Hoca’nın “Fincancı katırlarını ürkütme” hikâyesi bu durumu anlatmak için söylenmiştir. Müridlere: “Dilinize sahip olun” denmesinin nedeni de budur- (21).
Sizin: “Ben zattayım” “Ben cem’deyim”, “ben cemü’l-cemdeyim” demeniz sadece laftır. Bu mertebelerin içinde yaşamadan, insan bir yere gelemez. Ben dersimi verdikten sonra, içinde yaşayıp, yaşamadığınıza bakıyor ve yaşamadığınızı görürsem, o zaman asılmaya başlıyorum. Yine de olmazsa, o zaman tekdirler başlar. Çünkü, bu konuda Ziya Paşa’nın:
“Nusb ile uslanmayan etmeli tekdir
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir”
sözü geçerlidir. Ama: “Bundan Allah korusun” derim çünkü: “Rabb’inin tutuşu çok şiddetli” <85-12>’dir.
Tabii, uslu durup, söz dinleyenlere bir şey yoktur. Yoldan çıkanlar ikaz edilir, hattâ anne ve babalarından dayak bile yerler. Salikler de bu kurala tabidirler. Bu durumu Nasrettin Hoca: “Fincancı katırlarını ürkütme” hikâyesiyle mizahî olarak anlatmıştır. Dayağı, katırları ürküten yer, çünkü mezarından baş kaldırmıştır. Aynı durum: “Ben oldum” diye havalara girenlerin başına da gelir.
Bu, sonu gelmeyen bir kervandır. Herkes şıngır şıngır geçerek, görevini yapacaktır. Bu yolda ölen, kurtulur. Nasrettin Hoca, mezara giderken, karısı katmer hazırlayıp, yanına koymuş. Hoca’nın, katırlar geçerken, münkir, nekir melekleri geliyor zannıyla birden doğruluvermesiyle, katırlar ürkmüş ve sırtlarındaki züccaciye eşyası olan yük kırılmış. Hoca da katırcılardan dayağı yemiştir. Gelenler sual melekleri dahi olsaydı, (Ki öylediler) Hoca, başını birden kaldıracağına, onları ürkütmeden, yavaş yavaş doğrulup, kalksaydı, o dayağı yemezdi.
Onun için biz, dayak yememek için yavaş yavaş doğruluyoruz. Allah’ın işine hiç karışmayız. Çünkü, fincancı katırları da dahil, hepsi lâzımdır. Onlar olmasa fincanları kim taşıyacaktır? - (22).
9 – Ömrü vefa etmedi
“İnsan ruh ve bedenden oluştuğu için, bedenden kurtuldukça ruhlaşacaktır” düşüncesi ve bunun gerçekleştirilme yolu olarak kabul edilen riyazet, hemen tüm dinlerde vardır. Riyazete girilip, beden zayıfladıkça ruh gücünün arttığı kabul edilir. Ancak, bu yolda aşırıya kaçıp, hayatını kaybedenler çoktur.
İnsan bedenden kurtuldukça ruh âlemine geçmeye başlar. Bu geçişi gerçekleştireyim derken ölüp, temelli gidenler de çoktur. Nasrettin Hoca bunları anlatmak için, eşeğinin arpasını azalta azalta hayvanı öldürmüş ve soranlara: “Tam yemeden yaşamaya alışıyordu, ömrü vefa etmedi” demiştir- (23).
10 – Damdan düşen getirin
İnsanın, irfan kapılarını açabilmek için, önce dinî eğitim alıp, ilmini geliştirmesi lâzımdır. Mutad olarak, bir insanda ilmin gelişmesi, aynen bir çocuğun büyümesine benzer. Çocuk, büyümeye heveslenir, ama büyümeden, büyümenin ne olduğunu bilemez. Ne zaman büluğ çağına gelirse, o zaman büyümenin bilincine varır. Manevî ilimler de insanda tahakkuk etmedikçe, insan çocukluktan çıkmış sayılmaz. Ne zaman tahakkuk eder de insan o ilmin içinde yaşamaya başlarsa, o zaman gerçek durumunu idrak eder ki, bu duruma: “Tatmayan bilmez” denmiştir. Nasrettin Hoca’nın damdan düştükten sonra halini soranlara: “İçinizde damdan düşen var mı, varsa benim halimi ancak o anlayabilir” deyişinin nedeni budur- (24).
Allah’ı bilmenin bir ikinci yolu da, Kendi’ni bildirmek için verdiği işaretleri doğru algılamaktır. Burada aşk çok önemlidir ve bunu da tatmayan bilmez. Nasrettin Hoca’nın, damdan düştüğü zaman “Benim halimi ancak damdan düşen bilebilir” dediği nokta burasıdır- (25).
İmanın tam olması, kişinin bu ilmi yaşamasıyla mümkündür. Bunun en güzel izahını Nasrettin Hoca, damdan düştüğünde, kendisine: “Nasılsın, neren ağrıyor” diye soranlara: “İçinizde damdan düşen var mı? Varsa benim halimi ancak o anlar” diyerek yapmıştır- (26).
Mürit eğitiminin son safhası, mürşit ile müridin birbirine ayna olmasıdır. Mürit mürşidi, mürşit de müridi görür hale gelir. Nasıl, aynanın bir sırrı varsa, bu ilişkiyi de: “Sırrın sırrının sırrı” olarak tarif etmek gerekir. Çünkü, bunun adı bile sırdır. Bu sırrı elle tutup, gözle görmek mümkün değildir ve ifşa da edilemez. Sadece hissedilir ve zevkine varılır. “Bilen söylemez, söyleyen bilmez” denen nokta burasıdır. Nasrettin Hoca’nın “Damdan düşenin halinden ancak damdan düşen anlar” dediği yer de burasıdır. Çünkü, her ikisi de aynı mertebede, bileşik kaplardaki su seviyesi gibi aynı hizada olmadıkça, bu aynalık durumu ortaya çıkamaz. Bu duruma eski tabiriyle; “Karin olmak” veya “Kürretü’l ayn” denir. Kürretü’l ayn demek: mürit ve mürşidin aynı seviyede olup, karşısındakine baktığında, onda kendini görmesi demektir. Tıpkı birbirinin gözünün içine bakan iki insanın, karşısındakinin gözünün içinde kendini görmesi gibi…- (27).
11 – Önümüz kış
Hakk’tan gelenlerin; taksirat, imtihan ve terfi diye üç türü vardır.
Bunlardan birincisi olan Taksirat: Yapılan bir hatanın karşılığıdır. İnsan daima ektiğini biçer. Söylediği acı veya tatlı bir sözün karşılığı mutlaka gelecektir. Zira, bu konuda insan aynen bir radar gibidir. Kendisinden çıkan bir dahga, döner, dolaşır, tekrar geri gelir.
İmtihan: Durup dururken olmaz. Ancak, Allah, zaman zaman kulunun bir olaya karşı sabrını ölçmek isteyebilir Bu durumda ona bir tecelli isabet ettirir ve onun dayanıp, dayanamayacağını görmek ister.
Terfide ise: Allah, terfi ettireceği bir kulunu, terfi ettirmeden önce şiddetli bir tecelli (cemali veya celali olabilir) ile karşılaştırır. Cahiller bunu bilmedikleri için böyle bir tecelli ile karşılaştıklarında bağırıp, çağırmaya başlarlar. İşin aslını bilenlerse, her sıkıntının ardından bir ferahlık geleceğini bilerek sabrederler. Nasrettin Hoca bu durumu, yaz gününde kürk giyip, kendisine: “Yahu Hoca biz neredeyse gömleklerimizi çıkartıp, çıplak gezeceğiz sen kürk giymişsin” diyenlere: “Önümüz kış” demek suretiyle anlatmaya çalışmıştır. Hoca’nın bu cevabı: “O çekilen sıkıntının arkasında sizin görmediğiniz, ama benim bildiğim bir ferahlık vardır” anlamını içermektedir.
Dünya hayatındaki sıkıntı da, ferahlık ta misafirdir. Çünkü, bu hayat engebeli, inişli, çıkışlıdır. Aslına bakılırsa her şey engebelidir. İnsanın konuşurken çıkarttığı ses bile bir titreşimden ibarettir. Ses adını verdiğimiz bu titreşimler seyrek olursa ses kalın, sık olursa da tiz olmaktadır. - (28)
Ancak, tabii ki, Allah bu durumu böyle sürdürmeyecektir. Çünkü O’nun işleri dalgalıdır. Bir çıkar, bir iner… Bu durumu bilenler; feraha erdiklerinde, arkadan bir sıkıntı geleceğini düşünüp, korkarlar. Nasrettin Hoca’nın yaz ortasında kürkle dolaşması ve sebebini soranlara: “Önümüz kış” diye cevap vermesi bu durumu anlatmak içindir. Her kemalin sonucunun zeval, her zevalin sonucunun kemal olduğunun söylenmesinin de nedeni budur. Çünkü, zevalsiz olan sadece Allah’tır- (29).
12 – Bırakayım da çalın
Yaşlılar tırmanacakları yere kadar tırmanmışlardır, ama gençler daha tırmanacaklardır. Bu sebeple de çok dikkatli olmak zorundadırlar. Bu konuda Nasrettin Hoca’nın pabuçlarını yanına alma hikâyesi geçerlidir. Pabuçları aldığında “Hoca onları ne yapacaksın” diye sorduklarında: “Belki ileride bir yol daha vardır” diye cevap vermiştir. Tabii, “Bırakırsam çalarsınız” dememek için…
Bir salik hiç kimseye gönül kırıcı bir söz söylememeli, kimseye kötülük etmemelidir. Çünkü, karşısındakinin aynası kendisidir. Bakılan yer: “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü orası” <2-115>’dir. Bu sebeple insan kötü şeyler yapıp, kendini sıkıntıya sokmamalı, kendi rahatını kaçırıp, cehenneme girmemelidir. Karşısındakine bağırıp, onu üzen bir kimse, kendisi de sinirlenip, üzülmeyecek midir? O halde eden, kendine etmiş olur. İnsanın karşısındaki gülerse, kendi de güler, o surat asarsa, kendi suratı da asılır. Onun için çok sabırlı olmak ve karşıdakini, dolayısıyla sonunda kendini üzecek bir söz söylememek veya harekette bulunmamak gerekir. Aile saadetinin de, cemiyet ve millet esenliğinin de sırrı budur- (30).
13 – Keramet sarıktaysa…
Bugün üzülerek söylüyorum ki, şeriat, erkândan ibaret kalmıştır. Ehl-i şeriat geçinenler de, bu nedenle erkâna uymayanı dinsiz ilân etmektedirler. Hattâ aralarında, erkânı bile dejenere edip, saça, sakala, cüppeye ve sarığa indirgeyenler olduğunu görüyoruz. Bunlarla bir yere varılamayacağını Nasrettin Hoca, mektup okuma fıkrasıyla anlatmıştır. Tabii, anlayana…- (31).
14 – Al abdestini ver papucumu
Güneş ışığının beyaz oluş nedeni kendini meydana getiren yedi rengin ifna olup, birleşmiş olmasıdır. Aynı durum insanın temizlenmesinde de geçerlidir. Kendini manen ifna etmeyen nasıl Hakk’a vasıl olamazsa, bunun maddî karşılığı olan boy abdestinde de bir kıl kadar su değmedik yer kalsa, o abdest alınmamış sayılır. Burada kıl veya kıl dibi tabiriyle kastedilen şey kişinin benliğinden eser kalması veya mertebe-i fenâdan eser kalması demektir ve kişinin bekaya geçişine engel teşkil eder. Gerçek abdest, bozulmayan abdesttir. Diğeri, onun rumuzla anlatımından ibarettir. Nasrettin Hoca’nın : “Al abdestini ver pabucumu” hikâyesi bunu anlatmaktadır- (32).
15 – Bindiği eşeği saymaması
Nasrettin Hoca, tasavvufu mizahla anlatma yolunu benimsemiş bir zattır. Onun, bindiği eşeği saymama fıkrası, insanın cehaletini anlatmaktadır. Çünkü, tasavvufta eşek nefse işarettir. Kur’an’da da : “Hımâr” <62-5> diye geçer ve en aşağı mertebenin temsilcisidir. Ses olarak ta eşek sesinin en kerih (iğrenç) ses olduğu ve cehenneme gidenlerin bu sese benzer bir ses çıkaracakları belirtilmiştir. Fıkrada, Hoca’nın bindiği eşeği saymaması, insanların kendilerini bilmediğini ima etmektedir- (33).
Lâ’da olan, İllâ’yı bilmediği için boşta kalmıştır. İllâ tahakkuk ettiği zaman insan, Lâ’nın içinde İllâ’nın da olduğunu, ama bu mevcudiyetten kendisinin haberdar olmadığını anlar. Nasrettin Hoca, bindiği eşeği saymayıp, eşek aramakla bu durumu anlatmak istemiştir. Hoca’nın bindiği eşeği saymaması Lâ, inip saydığında eşek sayısının tam çıkması da İllâ’dır- (34).
16 – Eşeği taşıması
Nefis ve ruh birbirine aynadır. Ruh esas, nefis ise onun süsleridir. Süse takılıp kalan, ruha ulaşamaz. Ruh, merkep olan nefsin üzerine binen bir binicidir. Nefse değer veren; Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki gibi, eşeğini sırtına almış olur. Nefis, uysal bir merkep olduğu için bize uyar. Ama inatçı merkepleri uysallaştırmak için zora sokup, yormak gerekir. Şeriatın amacı: Bu zorlukları bedene yükleyip, onu uysallaştırmak ve ruhun emirlerine uyup, onun, üstüne binmesine itiraz etmemesini temin etmektir- (35).
Nefs-i Emmare: Taşlaşmış, emredici, kişiyi tamamen kontrolü altına alıp, köleleştirmiş nefistir. Böyleler insanî duygulardan ve dolayısıyla da pişmanlık hissinden yoksundurlar. Onun için böylelerine “Allah seni taş etsin” diye inkisar (beddua) edilir. Ama, onlar zaten taşlaşmış kişilerdir. Bu mertebe, bedenin ruha binmesi, yahut Nasrettin Hoca’nın yaptığı gibi, eşeği sırtında taşımak olarak nitelendirilebilir. Bu mertebedeki nefsin en bariz göstergesi insanların alışkanlıklarıdır. Mesela: Sigara alışkanlığı… İnsan, zararlı olduğunu bildiği, hattâ zararlarını kendi vücudunda gördüğü halde sigarayı bırakamaz. İptilâ haline gelmiş her alışkanlık, insanın nefsine köle olması demektir. Bu iptilaların da çeşitleri vardır. İşte gece hayatı… Evde ailesi kendini beklerken kişi sabahlara kadar meyhanelerde, barlarda, pavyonlarda gezer. Bu durum, o kişinin nefsinin kölesi olması demek değil midir?- (36).
17 – Kazan doğurdu
Allah kullarına kendi aklından, yani Akl-ı küll’den birer miktar vermiştir. Kulların bu yavru akılla Akl-ı küll’ü anlamaları mümkün değildir. Çünkü, evvelce verdiğimiz örnekteki gibi, küçücük bir tencere kapağıyla koskoca bir kazanı örtmek olanaksızdır. Nasrettin Hoca’nın: Komşusundan ödünç aldığı kazanı iade ederken bir de tencere verip: “Senin kazan doğurdu” deyişi; “Akl-ı küll, aklı cüz’ü doğurdu” anlamındadır. Bu tip olayları misal vermeden anlatmak mümkün değildir- (37)
18 – Kırpar kırpar yıldız yaparlar
İnsan, sadece et ve kemikten yapılıp, yesin, içsin diye dünyaya gönderilmiş küçücük bir cisim (cism-i sagir) değildir. Böyle zannedenlerin güneşinin, daha doğmadan zeval bulup, kaybolduğunu söylemek gerekir. Zavallı olduğumuz doğrudur, ama bu zavallılığımız bedenimizle ilgilidir. Beden, insanın arzıdır. Bu arzın (bedenin) güneşi ise mürşittir. Bir şiirimde: “Bir güneş ki sonsuz ecrama ziyasın bahşeder” mısraıyla anlatmaya çalıştığım gibi, mürşit güneşi, ışığını bir yıldız mesabesinde olan müritlerine aksettirir ve her zerrede onun güneşinin ışığı parlar. Bu gerçeği, Nasrettin Hoca: “Eskiyen ayı, kesip kesip yıldız yaparlar” diyerek, mizah yoluyla anlatmaya çalışmıştır- (38).
19 – Ye kürküm ye
Allah, insanın hem içine, hem dışına nazırdır. Dış görünüşteki, meselâ; giyim, kuşamdaki bazı bozuklukları Allah hoş görür. Bilmeyenler, sadece dış görünüşe bakar, ve kılığa kıyafete itibar eder. Bu nedenle bazı yerlere: “Kravatsız girilmez” diye kurallar koyarlar. Bu dünya Nasrettin Hoca’nın: “Ye kürküm ye” dünyasıdır. Maalesef insanlar, insanın esas cevherinin onun içinde olduğunu hiç düşünmeksizin, içi çamur bile olsa, dış görünüşü güzel olanlara itibar ederler. Halbuki tam tersi olmalıdır.- (39)
20 – Karım ölürse küçük, ben ölünce büyük kıyamet
Bu sebeple, kıyamet-i kübra; zannedildiği gibi dünyanın sonu değil, bir insan-ı kâmilin göçmesi olayıdır. Nasrettin Hoca’nın: “Karım ölürse küçük kıyamet, ben ölürsem büyük kıyamet kopar” deyişi bunu anlatmaktadır. Çünkü, evvelce Âdem ve Havva bahsinde anlattığımız gibi, kadınlar nefis, erkekler ruh âlemini temsil ederler.- (40)
21 – Bana görünme de…- (41)
Allah’ın yarattıkları bize göre güzel veya çirkin olabilir, ama O’nun nazarında bizim güzellik veya çirkinlik diye nitelendirdiğimiz dış görünüşün hiç bir değeri yoktur ve hepsi; güzeli de, çirkini de aynıdır. Biz güzel gördüğümüzü sevip, çirkin gördüğümüzden kaçıyoruz. Bu hususu Nasrettin Hoca: “Hanım bana görünme de kime görünürsen görün” hikâyesiyle anlatmıştır- (42).
- (1) Bu yazının ilki "İsmail Emre ve Nasrettin Hoca Fıkralarına Farklı Bir Yaklaşım" adıyla yayınlanmıştır. Yedi İklim Eylül-Ekim 2001/138-9, İstanbul 2001, S.99-102.
- (2) Köprülüzâde Mehmet Fuad, Nasrettin Hoca Manzum Hikâyeler, İstanbul 1918, S.333-334.
- (3) Sabri Erdoğan, "Nasrettin Hoca ve Tasavvuf", V. Milletler arası Türk Halk Kültürü Kongresi Nasrettin Hoca Seksiyon Bildirileri, Ankara 1996, S.230-238. Bu bildirinin ismi her ne kadar Nasrettin Hoca ve tasavvuf ise de fıkraların tasavvufî yorumları verilmemekte, Nasrettin Hoca ile ilgili söylenen genel sözler tekrar edilmektedir
- (4) Feyzi Halıcı, "Mevlevî Şairi Burhaneddin’in Nasrettin Hoca’nın fıkralarını şerheden eseri" II. Milletler arası Türk Folklor Kongresi Bildirileri, Ankara 1982, C.II, S.235-240. 121 fıkranın yer aldığı bu eser basılmıştır. Fikret Türkmen, Letâif-i Nasrettin Hoca (Burhaniye tercümesi) Ankara, 1989.
- (5) Daha ayrıntılı bilgi için ilk dipnotta ismi geçen makaleye bakılabilir.
- (6) Mehmet Aydın, "Güldürü ustası Nasrettin Hoca’da fıkraların kaynakları ve bu fıkraları başkalarından ayıran özellikler" - V. Milletler arası Türk Halk Kültürü Kongresi Nasrettin Hoca Seksiyon Bildirileri, Ankara 1996, S.33-36
- (7) Mehmet Aydın, "Güldürü ustası Nasrettin Hoca’da fıkraların kaynakları ve bu fıkraları başkalarından ayıran özellikler" - V. Milletler arası Türk Halk Kültürü Kongresi Nasrettin Hoca Seksiyon Bildirileri, Ankara 1996, S.33-36
- (8) Yedi İklim Eylül – Ekim 2001/138-9,İstanbul 2001, S.9-11.
- (9) Makalede örnek verilen fıkralar ve kısa yorumları şöyledir: Damdan düşmesi, tatmayan bilmez sözüyle açıklar. Kendisine dünyanın ortasını, göklerdeki yıldız sayısı ve sakalındaki kılların sayısını soran ulemâ verdiği cevapları boş sorulara verilecek en güzel cevapları vererek insanların boş şeylerle uğraşmamalarını öğretir. Dağ yürümezse Nasrettin yürür cevabıyla da gerçek kerametin dağları yürütmek değil dağa yürüyerek tevazu göstermek olduğunu söyler. Eşekten düştüğünde verdiği cevapla tertib-i ilâhînin ne kadar önemli olduğunu ve onun dışına çıkılamayacağını göstermektedir. Eşeğine ters bindiğini hatırlatanlara, ben değil eşeğimin yönü ters diyerek cevaplaması, insanların yönlerini Allah’a çevirmelerini, nefsin yönünde gitmemeleri şeklinde yorumlar
- (10) Şaban Abak, “Bir Alperen Olarak Nasrettin Hoca Efendi” Yedi İklim Eylül-Ekim 2001/138-9, İstanbul 2001, s. 12-21. Bu makalede de; eşeğe ters binmesi, doğuran kazan, eşeğini kaybetmesi,eşeğine okuma yazma öğretmesi, göle maya çalmak fıkraları evvelkilere göre tarihi olaylarla da ilintili olarak daha geniş bir açıklaması yapılmıştır.
- (11) Lütfi Filiz, Noktanın Sonsuzluğu, Birinci Kitap, Yay. Saim Öztan, Seyhun Besli, Şenol Filiz, İstanbul, 1999, s.4
- (12) Noktanın Sonsuzluğu, İkinci Kitap, s.306.
- (13) Bu fıkralar, Lütfi Filiz’in Noktanın Sonsuzluğu adlı dört ciltlik kitabından derlenmiştir. Lütfi Filiz’in, mümkün mertebe üslûbuna dokunulmamış, anlatımına sadık kalınmaya çalışılmıştır.
- (14) Noktanın Sonsuzluğu, İkinci Kitap, s.177.
- (15) Noktanın Sonsuzluğu, Dördüncü Kitap, s. 64-65.
- (16) Noktanın Sonsuzluğu, Dördüncü Kitap, s.104.
- (17) Noktanın Sonsuzluğu, Dördüncü Kitap, s.105.
- (18) Noktanın Sonsuzluğu, Dördüncü Kitap, s.160.
- (19) Noktanın Sonsuzluğu, Dördüncü Kitap, s.179.
- (20) Noktanın Sonsuzluğu, Dördüncü Kitap, s.191.
- (21) Noktanın Sonsuzluğu, Dördüncü Kitap, s.189-9.
- (22) Noktanın Sonsuzluğu, Birinci Kitap, s.125.
- (23) Noktanın Sonsuzluğu, Dördüncü Kitap, s.230.
- (24) Noktanın Sonsuzluğu, İkinci Kitap, s.59, Dördüncü Kitap, s. 276.
- (25) Noktanın Sonsuzluğu, Birinci Kitap, s.176.
- (26) Noktanın Sonsuzluğu, Birinci Kitap, s.221.
- (27) Noktanın Sonsuzluğu, Üçüncü Kitap, s.284.
- (28) Noktanın Sonsuzluğu, Dördüncü Kitap, s.355.
- (29) Noktanın Sonsuzluğu, İkinci Kitap, s.283.
- (30) Noktanın Sonsuzluğu, Dördüncü Kitap, s.483.
- (31) Noktanın Sonsuzluğu, Dördüncü Kitap, s.508.
- (32) Noktanın Sonsuzluğu, Üçüncü Kitap, s.168.
- (33) Noktanın Sonsuzluğu, Üçüncü Kitap, s.401.
- (34) Noktanın Sonsuzluğu, Birinci Kitap, s.412.
- (35) Noktanın Sonsuzluğu, Üçüncü Kitap, s.493.
- (36) Noktanın Sonsuzluğu, İkinci Kitap, s.79.
- (37) Noktanın Sonsuzluğu, İkinci Kitap, s.140.
- (38) Noktanın Sonsuzluğu, İkinci Kitap, s.100.
- (39) Noktanın Sonsuzluğu, İkinci Kitap, s.287.
- (40) Noktanın Sonsuzluğu, İkinci Kitap, s.311.
- (41) Noktanın Sonsuzluğu, İkinci Kitap, s.336.
Şiir Hafız Halil Develioğlu
Kemâl...
On sekiz bin âlemin mir’âtı sensin yâ Kemâl,
Bu deryâya nazargâh, musaffâsın yâ Kemâl.
Ehl-i irfansın, cihan keyfiyyetin tahkîk edip,
Âlem-i nâsut içinde, dürrüyektâsın yâ Kemâl.
Ehl-i keyfin zulmünü reffeyledin bizden cüdâ,
Lütf-u Haksın, pür tecellî Hak Cemâlsin yâ Kemâl.
Her kimin gönlünde yoktur Hak sevgisi, olmaz felâh,
Kalbi âmâdır anın, sen merd-i Şahsın yâ Kemâl.
Kudret-i Yezdânı inkâr eyleyenler çok dürür,
Sen bilirsin herşeyi, ehl-i irfansın yâ Kemâl.
Çünkü eczâyı vücûdun, harf-ı eshabtır senin,
Muhtelif çoktur cihanda, her yanasın yâ Kemâl.
Cümle eşyâyı hakâyık remzi sende görünür,
Lâfzı var, mânâsı var sende, ayânsın yâ Kemâl.
Çünkü Hakkın emrine bağlı başımız cümleden,
Ol ulülemre itaat eyleyensin yâ Kemâl.
Aklı evvel olmasa âlemde, nâkıslar bütün,
Akl-ı sânîde kalır cümle, kânsın yâ Kemâl.
Bir günâhkâr Meyyitîyim, fikrimce doğru söyledim,
Yanlış ise, affeden Mehdî zamansın yâ Kemâl.
Hafız Halil Develioğlu Risalesi, sayfa 152
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
İsmail EMRE'NİN DOĞUŞLARI Kitap: 2 SAYI: 731 - 740 Ne tatlıdır bu âhımız, Bâhşeyledi Allahımız; Bizde mekânını kurdu, T...
-
Develioğlu ve Abdülaziz ŞENOL (Kenzî) Abdülaziz Şenol, Tarsus'ta 15 Ağustos 1895 tarihinde dünyayı geldi. Babası Kâmil Efendi Tarsus...
-
Hafız Halil Develioğlu Risalesi ( devam ) 14./.. Söyledim isyanım aşikar ettim, Nefsime uyupta çok ziyan ettim, Belayı berza...
-
Atatürk rüyasında Peygamber efendimizi görmüş Rahmetli Gazi''yi bize nasıl tanıttılar, nasıl Bugün, artık son nefesini "Saat k...
-
Hz.İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri 18 Mayıs 1953 Sayı 73 Sual – Allah’ın, kullarını imtihan ettiğinden bahsederler. ...
-
Hafız Halil Develioğlu Risalesi Evveli Allah, Ahmedi Muhtar, Darına nuru, oldu numayan, Halkoldu muhabbet,biz ettik iman, Lisanı kalp ile...
-
Hafız Halil Develioğlu Risalesi ( devam ) 10./.. Bir koldan asker, harbe tutuştu, Melunlar içine, galgala düştü, Kuru toprak...
-
Hafız Halil Develioğlu Risalesi ( devam ) 12./.. Nasihat eyledim, dinle nefsime, Cihan içre, neler getirmekte başıma, Rahı H...
-
Hafız Halil Develioğlu Risalesi ( devam ) 9./.. Yol yol, düşmanlarımız kaçtı, İçlerine azim, korkular düştü, Topalları belki, ...
-
Hafız Halil Develioğlu Risalesi ( devam ) 8./.. Bunların ebeda, yoktur imanı, Arttı melunların, küfrü tuyanı, Başlarına gel...
-
İsmail EMRE'NİN DOĞUŞLARI Kitap: 2 SAYI: 541 - 550 Unuttum dünyâyı, aşka uyunca, Hazmettim hülyâyı, takıldı kanca; Her yer...