24 Ağustos 2017 Perşembe

Hz.İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri
18 Mayıs 1953 Sayı 73


Sual – Allah’ın, kullarını imtihan ettiğinden bahsederler. Ne lüzum var bu imtihana?

Hz.İsmail Emre – Allah’ın kulunu imtihan edişi, o kula kendi hâlini bildirmek içindir. Kullar, yani insanlar çocuk gibidirler; kendi hâllerini bilmezler. Allah, herhangi bir hadise ile kuluna, içinde bulunduğu hâli bildirir. Meselâ kumara müptelâ ise, ona daha fazla kaybettirir, müşkül bir duruma düşürür; belki dayak da yedirir. Allah’ın maksadı, bu kulunu o iptilâdan vazgeçirmektir. Kul bu imtihanı kazanırsa, yani başına gelen felâketten ibret alabilirse, Allah’ın lûtfuna mazhar olur, zevke dalar; ibret alamazsa azâba düşer. Bunu anlatmak için “Nakşî” mahlaslı bir mutasavvıf şair:

(Seni ol sana bildirmek, muradı, kasti Mevlâ’nın)

diyor. Allah bize Allah’lığımızı değil, kulluğumuzu, kabahatlerimizi bildirir. Öbür taraftan biri çıkıyor, tasavvufî sözleri kendi aklına göre yanlış anlıyor, “Ben Allah’mışım!” diyor, bu suretle bir belâya daha düşüyor.

Hz.İsmail Emre – Birgün, Develioğlu, Konya’da irfâniyyetçi bir mevlevî ile konuşuyormuş. Mevlevî irfâniyyet belâsına tutulmuş, mütemadiyen “ben Allah’ım!” diyormuş. Develioğlu ona: (Arkadaş, ben Allah mallah değilim; ben doğrudan doğruya kulum, lâkin sana bir sual soracağım. Madem ki Allah’lığını iddia ediyorsun, o halde soracağım suale cevap ver: Kur’ân’da “Hel eta alel insani hinün mineddehri lem yekün şey’en meşkura” diye bir âyet var. Mânâsı: (Allah, insanı, zikre şayan hiçbir değeri olmadığı bir halde, uzun zaman bekletmedi mi? Dehr suresi birinci âyet)

(Bu âyetteki zaman, hangi zamandır, bana onu söyle?) diyor. Mevlevî şaşırıyor, (ne bileyim ben…) diyor. Bunun üzerine Develioğlu: (Peki sen ne biçim Allah’sın? Bu âyeti söylerken sarhoş muydun?) diyerek adamı uyandırmaya çalışıyor.

“Tevhîd”in ne olduğunu anlamayanlar, mutasavvıfların tefsire muhtaç sözlerini olduğu gibi kabul ederek yanlış yola sapıyorlar. Mutasavvıfların şu türlü sözleri vardır:

Sensin Rahmân, sensin Rahîm, Sensin ilim, sensin, Âlim,
Acep senden başka var kim? Eğer seni unutursan.

Bu esrarlı sözleri duyan bazı kimseler, biraz evvel adı geçen mevlevî gibi, “Rahîm de benmişim, Rahmân da benmişim.” diyerek kendikendilerine Allah olup ortaya çıkıyorlar. Hâlbuki şiirde ne diyor? “Eğer kendini unutursan Rahîm de sensin, Rahmân da sensin” diyor. Yunus Emre’nin: “Sen çıkarsan aradan, kalır seni yaradan.” dediği gibi. Biz yok olunca Rahmân da O, Rahîm de O. Nerde kaldı kulun Allah’lığı… Kul, hiçbir zaman Allah olamaz; fakat isterse Allah, kulunu istilâ ve ihâta eder ve sözlerini oradan söyler.

Hz.İsmail Emre – Kâmiller, “Tevhîd” ilmini anlatmak için ne kadar uğraşırlar… “Ben olacağım” diyen hiç bir şey anlayamaz, hiç bir şey olamaz. Zaten bu yolda “Olmak” yok, “yok olmak” var. Bir öğretmen bütün talebeleri kendi gibi öğretmen yapmak için değil, öğrendiği ilmi onlara da öğretmek için çalışır. Daha doğrusu talebenin içinde o ilim varsa, onu meydana çıkarmak için uğraşır. Öğretmen, “Tevhîd” ilminde fânî olmuş; talebelerini de o ilimde fânî ederek, yok ederek diriltmek istiyor. Tevhîd ilmini öğrenen de ölecek, öğreten de. Bâki olacak olan, “ilim”dir.

Demindenberi anlatmak istediğimiz fiili, yani Allah’lık iddia etmek suçunu bize de isnâd edenler var. Hâşâ. Bizi, herkes kendi aklına göre anlıyor. Şurdan, burdan birçok mektuplar geliyor. Kimisi bizi şeyh, tarîkatçı zannediyor. Biz ne şeyh, ne tarîkatçı, ne evliyâyız. Biz âşıkın mâşuk’u, mâşuk’un da âşıkıyız. Biz ilâhî bir gayeyle sevmek ve sevilmekten başka bir şey bilmiyoruz. Bize Allah’lık isnâd edenler baksınlar: Gözümüz çapak, ciğerimiz balgam dolu. Ufacık bir nezlenin bile zebûnuyuz. Birkaç sene evvel doğmuş bir doğuş vardı, “Birçoğunun dilinden dersin kelâm” diye başlıyordu. O doğuşu okusak… Hem bize, hem de dinleyenlere ne güzel ibret dersleri var o doğuşta:

Kitap I: Doğuş 1015

Birçoğunun dilinden dersin kelâm,
Birçoğuna, Cânân verirsin ilham,
Bildim, bütün kuvvet senindir Mevlâm,
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Tutuşturdun Fir’avn ile Mûsâ’yı,
Seni bildi, teslim ettin (asâ)yı,
Çarmıhlardan sen kurtardın Îsâ’yı,
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Ruhsat vermez isen döner mi lisan?
Eğer dersem, hâlimi edenğ(1) ilân,
Sultanımsın, mekân kurduğun: insan.
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Söz senindir, beni ettin tercüman,
Çünkü benim dilim dönmez her zaman,
Ben kapında bir kulum, sensin Rahmân,
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Söyletmezsen, dilim etmez hareket,
Görünmezsen her taraflar olur sed,
Bülbül olur dilim, edersen himmet,
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Aşkını verirsen Cânânım, eğer,
Dil bir çeşme olur, cevherler döker,
Himmet olmaz ise kullar ne çeker…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Sen Rahmânsın, ben kapında bir kulum,
Boynum bükük, elim bağlı dururum,
Nice zaman orda dayandı yolum…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Bir an sonra bilmem başa ne gelir…
Sen (Habîr)sin, benim aklım ne bilir…
Sana karşı bütün boyun eğilir…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Sana mahkûm nice nice hükümdar…
Derde düşse, hep senden çare arar,
Gafil olan, seni ediyor inkâr…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Bir zaman ben! dedim, ettim tecrübe,
Hasretine düştüm, eyledim tövbe…
Beni muhtaç etme dine, mezhebe…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Yalvarırım, senden ayırma beni,
Otuziki yıldır ararım seni,
(Emre) buldu, attı can ile teni…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

Onun için haline sensin hâkim,
Bu göz gördü, inandı, demiyor: kim?
İnanınca kalbini ettin selîm…
Ne sebepten ben bana ben! diyeyim…

23.4.1948
(1) Edenğ: edersin.

“Ben” diyen, o Kudretten ayrılıyor. Bunun için Allah: (O “ben”i öldürün!”) diyor. Onun “öldür!” dediğini kurtarmaya çalışan, kurtulamaz. İlle kendimizi bir tarafa bırakıp herkesin kurtulmasını isteyeceğiz ki Allah’a yakın olabilelim. Her “ben!” demede, Hz. Muhammed’in Muaviye’yi sürdüğü gibi, biz de hakîkat diyarından, sürülüp gitmedeyiz.

- Şu “ben!” dediğimiz şey ne kadar kuvvetli… Kendisi vücudumuzdaki, “ben” gibi küçük bir şey amma bizi alt ediyor. Yunus Emre:

Bir küt ile güreştim,
Elsiz ayağım aldı.

diyor. Ama insan, o Kudret’in menbaına atılınca haddi mi var ki yanaşsın… Nereye kime yanaşacak? O menbaa atılıp yok olan insanı nasıl görecek? Yokluğun gölgesi olur mu? Varlığın mutlaka gölgesi vardır. Her şeyin gölgesi, karanlığın kendindendir. Bu karanlık gitmedikçe, ebedî dirileri anlayamayız. Mısrî Niyâzî’nin şu şiiri bunu anlatıyor:

Hamr-i “Ru-yi yar” ile sekran olan anlar bizi,
Katrasın bahr eyleyip umman olan anlar bizi,
Cahil anlamaz, zevil’irfân olan anlar bizi,
Anlamaz hayvan olan, hayran olan anlar bizi.

diyor. Son mısradaki “hayvan” kelimesi hakaret olarak kullanılmamıştır; arapça’da “canlı” mânâsındadır yoksa, o büyük adamlar kimseyi hor ve küçük görmezler.

Hz.İsmail Emre – İlim, hâl, akıl, mantık, maani… Bu anlayışa mânidir. İlmin sonu, varır, gurura dayanır. Mutasavvıflar, ilimlerinden gurur değil, iftihar duyarlar. Ehli gafletin gururu, kendilerini çocuklarından bile ayırır, onlara bile düşman eder. Ehli tasavvufun iftiharı ise, kendilerini bütün mevcûdât ve mahlûkat ile birleştirir. Onlar kendilerinden başkalarının yükselmesi, ihyâ olması ile iftihar ederler. Evliyâullah’a her şey helâl demiyorlar mı? İşte böyle helâl: Herşeyi kendi varlıklarının birer parçası olarak görürler. Bir kısım insanlar da yanlış ve kötü bir inanışa mahkûm ve esir olarak, bu sözdeki “helâl” hükmünü “Başkalarının ırzı, namusu da helâl” sûretinde tefsir ederek vicdanlarını kirletirler. Halbuki bu şenî fiil, bir babanın, evlâdına taaruzundan başka nedir? Allah’da fânî olan bir insan için ne şehvet vardır, ne bir şey… Bir kör için güneşe bakmak, haram mıdır? Körler için, nasıl, güneş yoksa, nefislerini öldürmüş olan mutasavvıflar için de şehvet güneşi yoktur. Bir mutasavvıf için, bütün insanların malı, mülkü, ırzı, namusu, müdafaa ve muhafaza etmek için helâldir, kendisine aittir; kullanmak için değil. İnsanların herşeyleri, yine kendilerine ait kalmak, kendi malları olmak şartıyla bizimdir. Bize düşen vazife, başkalarının ırzını, malını sadece muhafaza ve müdafaa etmektir. İşte insanların, malını ve ırzını bizim malımız ve ırzımız farzederek müdafaa edeceğiz. Bir çiftlik sahibinin herşeyi vardır: Atı, arabası, makinesi, hayvanları. Fakat bunların hepsini kendi idare edemez. Ata seyis bakar; makineyi makinist kullanır; sürü, çobanın idaresindedir. Hakiki sahip kendisidir amma bütün herşeyi muvakkat sahiplere terk etmiştir. Allah da böyledir. Herşey kendinin olmakla beraber, bunları bize terk etmiştir. İşte Allah’ta fânî olan insanlar da böyledirler: Kimsenin malına, mülküne, namusuna müdahale etmezler; fakat onları müdafaa ve muhafaza ederler.

İnsanı felâha ve huzûra, para değil, ahlâk götürür. Bu, şüphesizdir. Zaten ahlâk tamam olmayınca ne ilmin kıymeti olur, ne de, servetin. Ahlâk maddî, mânevî her kuvvetin tohumudur. Ahlâk tohumunu eken, ilim, servet ve huzûr ağacından meyva alabilir. Yegâne huzûr da “Tevhîd”dedir.

6 Ağustos 2017 Pazar

Hafız Halil Develioğlu Risalesi
( devam )     13./..

Gönül der ki behey kafir yeter ettiğin,
kur'anı okuyupta inkar ettiğin,
Olur olmaz sevdalara gittiğin,
Yorulmazdım yoruldum senin elinden...,

Anladım iğva eden seni şeytandır,
Ademle Havvayı sürdüren oldur,
Ceddimizle bizim düşmanımızdır,
Gaflet ile anlamadım izinde...

Gizli gizli bize oyunlar ettin,
Hak'kı koyup ağyarları yar ettin,
Hayvan gibi varıp çukura battın,
Hep işlerin ayan oldu yüzünden...

Yüzbin sene böyle olsada ömrüm,
Ruzişep söylesen zalimin karın,
Vermeyince yağmaya büsbütün varın,
Kurtulmazsın bu mazlumun elinden...

Biemrillah geldik yani cihana,
Bağlandı gönlümüz gitmez vatana,
Zehirnuş edip olduk divane,
Akıl gelmez başa nefsin elinden...

                   ..13. /....
Pir Hz.
Develizade Hafız Halil Efendi..

30 Temmuz 2017 Pazar

Hafız Halil Develioğlu Risalesi
( devam )     12./..

Nasihat eyledim, dinle nefsime,
Cihan içre, neler getirmekte başıma,
Rahı Hak'da, hile döşer işime,
Böyle bir zalimin, kaldım elinden...

Namaz vakti olur, namaza gitmez,
Ezan okundukça, kulağı duymaz,
Müslümanlık davasın, elinden koymaz,
Böyle bir yalancının, kaldım elinden,..

Müslümanım deyü, dava edersin,
Hak'kı koyup, dalalete gidersin,
Sen seni götürüp, nara atarsın,,
Neler geçti, neler gelir elinden...

                 ..12. /....
Pir Hz.
Develizade Hafız Halil Efendi..

23 Temmuz 2017 Pazar

Hafız Halil Develioğlu Risalesi
( devam )     11./..
Harp tamam oldu, cihan bezendi,
Destan tamam oldu, biraz uzandı,
Akıl yar olmayıp, noksan yazıldı,
Çalışmağa gayet, gayretimiz var..

Zahir cihadımız, olmuştur tamam,
Batın cihadına, gelelim heman,
Himmet erenlerin,şek yoktur inan,
Hüdaya hezeran, şükranımız var...

Tevellüdüm Tarsus, ismim Halildir,
Acizim Hafızım, aklım galildir,
Mürşidi kamiller, Hakka delildir,
Ayrılmam izinden, rehberimiz var...

Rütbemi sorarsan, mülazım sani,
Adana taburu, bölük üç malı,
Kusurumla cihan, olmuştur dolu,
Hep kendi nefsime, nasihatim var...                                                  
                    ..11. /....
Pir Hz.
Develizade Hafız Halil Efendi..

17 Temmuz 2017 Pazartesi

 Hafız Halil Develioğlu Risalesi
( devam )      10./..
Bir koldan asker, harbe tutuştu,
Melunlar içine, galgala düştü,
Kuru toprak gibi, kelleler uçtu,
Böylece sultana, ihbarımız var...

Çerkez Ahmet paşa, gaayetle cesur,
Çerkezde bulunur, çokça silahşör,
Ağdadan eylemez, bir güna futur,
O zatın methine, cesaretim var..

Ehli tarikatın, zikrullahı var..
Erenler yolunda, eyvallahı var..
Oniki imamı,n himmetleri var..
Aşkı ilahi ile, mestanımız var..

Bil cümle cümera, methe sezadır,
Her ne dersen anlar, hakka revadır,
Nazar kıl Halika, neler yaratır,
Kullukta bizim, noksanımız var...

Sağ ile solda, asi kalmadı,
Neler gelmektedir, gaafil bilmedi,
Hayal midir rüya mıdır, sormadı,
Cihan aciz oldu, hayranımız var...
                      10./..
Pir Hz.
Develizade Hafız Halil Efendi..

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Hafız Halil Develioğlu Risalesi
( devam )     9./..
Yol yol, düşmanlarımız kaçtı,
İçlerine azim, korkular düştü,
Topalları belki, yüz dağlar aştı,
Nice nice böyle, işlerimiz var..

Beni ciltle islam, bayraklar açtı,
Şıhlar büsbütün, altına sıçtı,
Kudurmuş kelpleri, sabaşa düştü,
Arkasın takibe, fermanımız var..

Beni Mahepsiye, yürüdü asker,
Aslan yürekli, bir ulu leşker,
İşitti Araplar, oldular gamkar,
Böylece adaya, revanımız var..

Nüfuzu padişah, heybeti bastı,
Vücudu ağdaya, lerzeler düştü,
Kaçma tedarikin, kavmini aştı,
Hesapsız havf eder, düşmanımız var...

Tükenmez cihanın, kiyl ile kaali,
Hırsu tamah ile, toplama malı,
Bilirsin sonunda, olursun fani
Hakikatte kardaş, ziyanımız var..
                        9./..
Pir Hz.
Develizade Hafız Halil Efendi..

11 Temmuz 2017 Salı

Hz.İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri
23 Şubat 1953 Sayı 67

Bu sayımızda okuyucularımıza enteresan bir “Arı Sohbeti” takdim ediyoruz. Arıların kovan içindeki hayatını ve bu hayatın esrârını anlatan bu sohbete (Küllü hâlin yezûl: Her hâl zevâle erer) sözü vesile olmuştu. Bay Emre bu söz üzerine şunları söyledi:

Hz.İsmail Emre-(Küllü hâlin yezûl) hâli ve inanışı öyle hoş bir şey ki… İnsanı ümitsizlikten kurtarır. Hakikaten her şey değişiyor. Lisanlar bile. Çünkü Küre dönüyor. Dönen, zevâle erer. Dönmeyen, sabit olan ve her dönene kumanda eden bir varlığa yapışan kurtulur. Bu hâlin de ne mektebi, ne de lisanı var. Mısrî Niyazî: (Kahru lûtfü şey’-i vâhit bilmeyen çekti azap-ol azaptan kurtulup sultan olan anlar bizi) diyor. Ne hoş söylemiş… Kahır var ki lûtuftur; lûtuf var ki kahırdır. Kahrı ve lûtfu bir bilmedikçe, yani lûtuf gibi kahırdan da zevk almadıkça azâp bitmez. Kahrı, lûtfu tefrîk eden kimse “âlem-i fark”tadır; âlem-i fark’ta olan ise azâptadır. Hâlbuki ilâhî zevk, azâp bittikten sonra başlar. Doğuşun biri bu zevke nasıl dalınacağını tarif ediyordu. (Her gördüğün, bütün: Nakkaş) diye başlıyordu. Onu okuyalım, bakalım ne diyor:

Kitap I – Doğuş 129

Her gördüğün bütün Nakkaş,
Bildim deme, atarlar taş,
Kimse ile etme savaş,
Zevka dalmak ister isen,
Rahat kalmak ister isen.

Dünyayı ko, Hakka yaklaş,
Geri kalma, çabuk ulaş,
Kâmil boyasına bulaş,
Zevka dalmak ister isen,
Rahat kalmak ister isen.

Ağla, arkasında dolaş,
Dolsun gözün kan ile yaş;
Kaçsın diye o atar taş,
Zevka dalmak ister isen,
Rahat kalmak ister isen.

Darılma sen, hiç çatma kaş,
Sabreyle, aklına sarmaş,
Sen ol koyunlardan yavaş,
Zevka dalmak ister isen,
Rahat kalmak ister isen.

Uslu dur, öğretir hüner,
Öğrenenler Hakka döner,
Nefsinin üstüne biner…
Zevka dalmak ister isen,
Rahat kalmak ister isen.

Mazlûmlara eder rahmet,
Kur’an’da söylemiş Ahmed,
Âşıkta olmaz cehalet,
Zevka dalmak ister isen,
Rahat kalmak ister isen.

Eğer sende varsa îman,
Hak sözüdür sözüm, inan,
İnsan dilidir tercüman…
Zevka dalmak ister isen,
Rahat kalmak ister isen.

Kur’anda hiç olmaz hatâ,
Âşıklar o yolu tuta;
Bu aşk hiç gelmez kıymata. (1)
Zevka dalmak ister isen,
Rahat kalmak ister isen.

Âşık bildi, zevka daldı,
Dalmışlardan ibret aldı,
Bu bir bilinmedik faldı…
Zevka dalmak ister isen,
Rahat kalmak ister isen.

Kim ki anladı bu falı,
Affolundu her vebâlı, (2)
(Emre), bilen, yer bu balı…
Zevka dalmak ister isen,
Rahat kalmak ister isen.

30.10.1942
(1) “Kıymeti”nin halk ağzıyla söylenişi.
(2) “Vebali”nin halk ağzı ile söylenişi.

Hz.İsmail Emre – Sonu balmış demek… Yeter ki sabredelim. Balı arı yapar amma, arının iğnesi ve zehiri de var. Ona tahammül etmek lâzım, iğnesine dayanırsan, o zehir de şifa olur. Tıb ilmindeki iğneyi, enjeksiyonu arı ilham etmiştir. Arı sokmasının romatizmaya, sızıya faydası vardır. Arı çok asabî bir hayvandır. Hem de ilk hücumu insanın gözünedir. Arılardan biri kızıp sesi “vızz” diye değişti mi, öbür arılar da hücum ederler. Amma seversen, sokmazlar. Bal arısının iğnesi olta gibidir; sokunca çıkaramaz. Yavaş çekse çıkarır amma, öfkeli ve asabî olduğu için yavaş çekmek elinden gelmez. Birdenbire çekince de, iğnesi kopar, soktuğu yerde kalır. Arı karnındaki boğum körüklerden nefes alır. Bütün boğumlu, halkalı hayvanlar ciğersizdir. Bunlar yumurta ile çoğalırlar, doğurmazlar. Kulakları, burunları yoktur. Bu vazifeleri antenleri görür. Gözleriyle konuşurlar. Konuşmaları seyretmelerinin, bakışlarının içindedir. Arı beyi, diğer arılara vazifelerini gözleriyle verir. Bey, dişi’dir. Bal yapan arılar hünsâdır; yani ne erkek ne de dişidirler. Onlar lezzeti ve zevki bal yapmaktan alırlar. Kovan oğul verince içlerinde dört beş tane bey vardır. Kırk elli kadar da erkek arı olmuştur. Arılar kovana sığmayınca, evvela dişinin biri delikten dışarı çıkar. Çıkar çıkmaz havadan ve ziyâdan, güzel bir renk alır. Petekteki arılar buna âşıktırlar. Onlar da onun peşinden çıkarlar. Dişi bir yere konar. Öbür arılar onu görebilmek için birbirlerinin üzerine birikirler. Görüp doyan dışarı çıkar. Tıpkı hacıların Hacer-ül’esved’i ziyaret ettikleri gibi.

Hz.İsmail Emre-Oğul devresinde arılar sadece dişiyi, yani beyi görmek sevdasındadırlar. İzdivâc ve çoğalma idrâkleri yoktur. O “oğul” insan eliyle bir kovana alınınca veya kendi kendine bir kovuğa girince kovan hayatları başlar. Bey, arılara petek yapma kabiliyyetini gözleriyle verir. Bir taraftan petek yaparlar, bir taraftan beye gıdâ getirirler. Kovanın kapısında bekçileri vardır, tehlikeyi kanadının vızırtısıyla mükemmelen haber verir. Bey tehlikeyi anlayınca arılara hücum emrini yine gözleriyle verir.

Hz.İsmail Emre-Bunlar bal mal yerken, vücutlarında izdivâc idrâki zuhûr eder. Evvelâ beyler birbirlerine düşerler. Dışarı ilk çıkan bey, hepsinden kuvvetlidir. O, diğer üç beyi öldürür. Amele arılar da ona yardım eder, diğer beyleri öldürürler.

Hz.İsmail Emre-Kovandaki 40 -50 kadar erkek arıya (horadan) derler. Bunlar çok tembeldirler. Hünsâ arıların yaptıkları balı durmadan yerler. Beyi, yani dişi arıyı gördükçe bunlara bir iştah gelir; bu yüzden birbirlerini öldürmeye başlarlar. Amele, yani hünsâ arılar da erkekleri öldürme işine karışırlar. Bir taraftan da öldürdüklerini dışarı atarlar. Bir dişiye bir erkek kalınca kavga biter, kovan sükûnet bulur. Dişinin emriyle de bal yapılmasına devam olunmaktadır. Bir aralık bunlarda izdivâc idrâki ve iştahı zuhûr eder, çiftleşmeye başlarlar. Erkek, dişiden iridir. Çiftleşip yumurtasını beye vere vere, vücudunda kuvvet kalmaz, eli ayağı kımıldamaz bir hâle gelir. Hünsâ arılar: “Bu hastadır; bunda kovan için muhatara, tehlike var” diye onu da öldürür, dışarıya atarlar. Dişi, tek başına kovanın hâkimi ve kumandanı olarak kalır. Yapılan petekleri kontrol eder; arıların kimisine “sen su getir.” Kimisine “sen petek, sen bal yap, sen de çiçek getir.” Diye gözleriyle içten emirler verir. Derken, bir devre gelir, karnındaki tohumlar yetişir. Petekleri gezip kontrol ederken, haberi olmadan her göze bir yumurta bırakır. Gözü, peteğin bir deliğine bakarken, kıçı öbür deliğe “tırp!” diye bir tane yumurta düşürür. Böylece, peteklerin bütün gözlerini dolaşır. Hamile bir kadın hamlini vaz’ederken nasıl yüreği yanar, su isterse, dişi de her göze bir yumurta düşürmede amele arılara su getirme emri verir. Bütün arılar su getirirler. Yumurta ölü ise hafiftir, suyun yüzüne çıkar. Sağlamsa dipte kalır. Her yumurtanın bir iğnesi vardır. İğne peteğe batar; gıdâ, yumurtaya bu iğne vasıtasıyla geçer. Yumurtanın burun kısmı suyun dışında kalır; çünkü nefes alacaktır. Yumurta petekten gıdâ alarak büyür, bembeyaz bir kurd olur. Ziyâyı görünce burnu kararır. Burnu kararır kararmaz hayat başlar. Çırpınır, çırpınır, petekten kurtulur, arı olur. Çıktığı petek simsiyah kalır; çünkü yavru kurt, onun bütün gıdâsını emerek almıştır. Petek, ana rahmindeki çocuğun gıda aldığı “eş”e benzer.

Hz.İsmail Emre-“Arı sırrı, Ali sırrı” derler. Arılar yaptıkları işi kimselere göstermezler. Bu tarif ettiğimiz de Ali sırrıdır. Bu hâli anlatan bir doğuş vardı. Kitap I – Doğuş – 559:

“Şefiülmüznibîn” budur,
Baksa, bu aşk eder zuhur;
Gönüle girmek isterse,
Evvel, varır, bir ateş kor.

Razı isen sen teslim ol,
Eğer arı verse oğul,
Koğana ateş verirler,
O arıya söylerler: dol!

Yakarlar ki olsun temiz,
Güvelerden kalmasın iz;
Çok şükür ki idrâk ettik,
O ateşe razıyız biz.

Arı girer, kurar mekân,
Bal yapar orda her zaman;
Koğana ateş konmazsa,
Hiç bal yapmak olmaz imkân.

Güve olsa, eder helâk,
Ateş yanmazsa olmaz pâk;
Eğer koğan pâk olmazsa,
Giren arı olur helâk.

Seyredin arı hâline,
Nasıl meşguldür balına...
Bu (Emre) çok şükür eder:
Hak rahmet eder kuluna.

İsmail EMRE'NİN DOĞUŞLARI Kitap: 2           SAYI:  731 - 740 Ne tatlıdır bu âhımız, Bâhşeyledi Allahımız; Bizde mekânını kurdu, T...