8 Haziran 2017 Perşembe
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân
Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
Meliha YILDIRAN SARIKAYA* .............................................devam
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
Ancak nüsha sayısının fazla olması da müellifin Salâhî olduğunu söylemek
için yeterli delil teşkil etmez. Bilindiği üzere istinsaha kaynak teşkil eden
metinde yer alan herhangi bir yanlış bilgi, kopya yoluyla çoğaltma sonucunda
yaygınlaşmaktadır. Elimizde müellif hattı nüsha da olmadığına göre
şârihin Salâhî olduğunu kesin bir dille söylemek mümkün değildir.
Salâhî nüshalarının diğerlerinden bâriz farkı, müellif isminin sebeb-i te’lif
kısmında; “Bu hakîr Salâhî derd-mende ihvân-ı safâdan bir azîz gelüp ricâ
tarîkı ile…”56 şeklinde başlayan cümlede görüldüğü üzere, bizâtihî yer almasıdır.
Metin karşılaştırmasına dâhil edilen diğer müelliflerin nüshalarında ise
müellif isimleri ya sadece başlıkta veya ferâğ kaydında zikredilmiştir. Sebeb-i
te’lif bölümündeki bu farklılığı belirttikten sonra yine bu bölümle ilgili bir
hususu daha vurgulamak gerekir. Bilindiği üzere Salâhî, şârih olarak temâyüz
etmiş bir sûfîdir. Şerhleri üzerine yapılan çalışmalara bakıldığında onun, Eş-
refoğlu şerhi dışındaki Türkçe şiir şerhlerinin hiç birine sebeb-i te’lif yazmadı-
ğı görülmektedir. Yâni böyle bir teâmülü yoktur. Şu halde şerhin asıl müellifi
Salâhî ise niçin sadece bu şerhe sebeb-i te’lif yazmıştır? Bu suâli kat’î bir şekilde
cevaplamak mümkün olmasa da şöyle bir çıkarıma müsâittir; Salâhî kaleme
aldığı şerhlerin te’lif sebebini belirtmediğine göre bu şerh ona âit olmayabilir.
Salâhî’nin diğer şerhlerini, meselâ Niyâzî-i Mısrî’nin şiirlerine yazdığı
şerhleri muhtevâ açısından Hayrân şerhi ile karşılaştırmak da müellifi tespit
husûsunda yardımcı olacaktır. Mısrî’nin üç gazelini şerh etmiştir. Bu
şiirlerden özellikle,
İki kaşın arasında çekti hatt-ı istivâ
Alleme’l-esmâyı ta’lîm etti ol Hüdâ
matlâlı gazel, Hayrân kasîdesini hatırlatan beyitler ihtivâ etmektedir. Söz
konusu gazelin;
Kande birler Hakk’ı inkâr eyleyen bu Mısrî’yi
Zâhir olmuşken yüzünde nûr-ı zât-ı kibriyâ
beytini Salâhî, “Yâni Mısrî mazhar-ı âsâr-ı sıfât-ı Hak ve mücellâ-yı envâr-ı
cemâl-i mutlak olmuş iken Mısrî’nin masdar-ı hidâyet olduğunu inkâr
eden Hakk’ın birliğini kande tahkîk eder”57 cümlesiyle şerh etmektedir.
56 Süleymaniye Kütüphânesi, Uşşaki Tekkesi, nr. 254.
57 Abdullah Çaylıoğlu, Niyâzî-i Mısrî Şerhleri, İstanbul: İnsan Yay., 1999, s. 103. Mısrî’ye şerh
yazan müelliflerin ayrıntılı bir listesi için bk. Mustafa Erdoğan, “Niyâzî-i Mısrî Şerhleri”,
Dergâh, sayı: 71, 1996, s. 15-17.
24
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
Buna göre müellif, herhalde Mısrî’nin ve onun şahsında insân-ı kâmilin
vechinde, Hakk’ın cemâl sıfatlarının nurlarının göründüğünü söylemektedir.
Şârih, diğer şerhlerinde de âdeti olduğu üzere şerhi, kendi şiiriyle
desteklemektedir.
Âdem yüzü kim âyîne-i vech-i cemîldir
İm’ân-ı nazar et mazhar-ı esmâ-i celîldir
Her yüzde nümâyân iken envâr-ı cemâli
Bu göz ki; onu görmeye elbette alîldir58
beyitleriyle, Mısrî’nin mısrâını sadece farklı kelimelerle, fakat neredeyse
aynı şekilde tekrar etmiştir. Oysa Kasîde-i Hayrân’daki “Gözüm her
kande kim baksa görünür sûret-i Rahmân” mısrâı hatırlanacağı üzere;
“Hazret-i Rahmân sûretden münezzehdir; ya’nî sûret-i rahmet-i Rahmân’ı
müşâhade ederim” cümlesiyle, sınırlayıcı bir yaklaşımla şerh ediliyordu.
Bu açıklama, esâsen tevhîd anlayışında bir başka yaklaşımı benimseyen
veya en azından mısrâda ifadesini bulan vahdet-i vücûd tasavvurunu
kelâm çizgisine çekmeye gayret eden bir endişenin eseridir. Kelâm terimleri
ile söylenecek olursa bu şerh, Eşrefoğlu’nun sözünü teşbîhten tenzîhe
çekme gayretinin bir neticesi gibi görünmektedir. Bu çaba, şerhin “sebeb-i
te’lîf” kısmında dile getirildiği gibi, şiirin “şer’-i şerîfe muhâlif olmadığı-
nı göstermek” maksadına hizmet ettiği halde, Salâhî’nin Mısrî şerhinde
açıkça görülen yaklaşımı ile örtüşmemektedir. Yâni bu şerh, Salâhî’nin de
olmayabilir.
d. Şerh Metninin İbrâhîm Efendi’ye Âidiyeti İhtimâli
Kasîde-i Hayrân şerhi nüshalarından ikisi, Sa’dî şeyhi İbrâhîm Efendi’ye
izâfe edilmektedir. İbrâhîm Efendi hakkında elimizde, Millî Kütüphâne
nr. 3763/4’deki yazmanın istinsah kaydında yer alan, “Havsa’da tarîk-ı
Sa’diyye meşâyihlerinden eş-Şeyh İbrâhîm Efendi merhûm şerh buyurmuş-
lar” cümlesinden başka mâlumât bulunmamaktadır. İbrâhîm Efendi’nin
Havsa’da,59 muhtemelen bir Sa’dî tekkesinde irşad vazîfesini deruhte etmiş
58 Abdullah Çaylıoğlu, Niyâzî-i Mısrî Şerhleri, s. 103.
59 Havsa bilindiği üzere bu gün Edirne’nin ilçelerindendir. Metnin sebeb-i te’lîf kısmında yer
adı, “karye-i Hafsa” şeklinde yazılmıştır. Vaktiyle Havsa, İstanbul-Edirne yolunun mühim
noktalarından olduğu halde, demiryolu yapıldıktan sonra eski değerini kaybetmiş ve XIX.
asır sonlarında 1000 nüfuslu küçük bir kasaba hâline gelmiştir. Bk. Şemseddin Sami, “Havsa”,
Kamûsü’l-A’lâm, İstanbul: Mihran Matbaası, 1308, III, 1998.
25
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
olduğundan hareketle Sa’diyye tarîkatı üzerinde yapılan çalışmalar tetkik
edilmiştir. Söz konusu tarîkatın İstanbul, Anadolu ve Rumeli’deki temsilcileri
arasında tabiatıyla çok sayıda şeyh İbrahim Efendi vardır.60 Ancak
Havsa’da bir Sa’dî tekkesinden bahsedilmemektedir.61 İbrâhîm Efendi’nin
kimliği tespit edilemediği için asıl konu ile irtibât da sağlanamamış, yâni
Hayrân şerhinin İbrâhîm Efendi’ye âit olup olmadığı üzerinde fikir yürütme
imkânı maalesef bulunamamıştır.
Sonuç
Kasîde-i Hayrân şerhi, elimizdeki yazmalardan hareketle isimleri tespit
edilen ve yukarıda ayrı ayrı tetkîk edilen dört sûfî müelliften birine
âit olabileceği gibi hiçbirine de âit olmayabilir. Eşrefoğlu’ndan bahseden
kaynaklar, bu şiirin birden fazla şerhi olduğunu söylemekle birlikte elimizde
hâlâ bir tek şerh metni bulunmaktadır. Meselâ Bursalı Mehmed
Tâhir, Niyâzî-i Mısrî’nin halîfelerinden olan Sahfî62 Mehmed Efendi (v.
1146/1733-34)’nin gayr-ı matbû bir Hayrân şiiri şerhi olduğunu kaydetmektedir.63
Sahfî veya diğer bir okuyuşla Suhfî, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin
“Çalabım bir şar yaratmış iki cihân arasında” ilâhîsini şerh etmiştir.64 Söz
konusu metin yerinde tespit edilebilmesine rağmen Hayrân şerhi maalesef
bulunamamıştır. Sahfî’den bahseden kaynaklar, bu şerhten kesin bir
dille söz ettikleri halde metnin ortada olmaması dikkat çekicidir. Bu durum
şöyle bir ihtimâli hatıra getirmektedir. Muhtevâ açısından bakıldığında
Mısrî’ye âit olmayacağı anlaşılan şerh, belki de Sahfî’nin eseridir. Hem
Mısrî’nin halîfelerinden olması hem de Mısrî dergâhında irşâd vazîfesini
deruhte etmesi, böyle bir iltibâsa sebep olmuş olabilir. Yâni kısacası, kesin
60 Tasavvuf tarihi kaynak ve araştırmalarında Sa’diyye tarîkatı şeyhleri çok sayıda “İbrâhîm
Efendi” vardır. Bu isimlerden bir kısmı için bk. Hür Mahmut Yücer, Şeyh Sa’deddîn Cebavî ve
Sa’dîlik, İstanbul: İnsan Yay., 2010, s. 119, 161, 178, 211, 217, 243.
61 Selami Şimşek, Edirne’de Tasavvuf Kültürü, İstanbul: Buhara Yay., 2008, s. 285-289. Sa’dîlik
üzerine yapılan kapsamlı bir akademik çalışmada; Edirne’de iki, Tekirdağ’da üç Sa’dî tekkesinden
bahsedilmekle birlikte, bu tarîkatın Havsa’daki gelişimi hakkında bilgi bulunmamaktadır.
Bk. Hür Mahmut Yücer, age, s. 229-234.
62 “Sahhâf” mahlasıyla da anılan bu zâtın ismi bazı yazmalarda “Suhfî” şeklinde harekelenmiştir:
“Suhfiyyu’l-Burseviyyu min hulefâi eş-şeyh Muhammed el-Mısrî en-Niyâzî” için bk.
Süleymâniye Kütüphânesi, Hacı Mahmud Efendi, nr. 3427.
63 Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, I, 103. Aynı bilgi Vassâf tarafından da tekrar
edilmektedir. Bk. Sefîne-i Evliyâ, V, 102. Sahfî aynı zamanda Bursa’daki Mısrî âsitânesi postnişînlerindendir
ve eserleri arasında tasavvufî şiir şerhleri vardır. Bk. Mehmed Şemseddin,
Bursa Dergâhları, haz. Mustafa Kara-Kadir Atlansoy, Bursa: Uludağ Yay., 1997, s. 521.
64 Süleymâniye Kütüphânesi, Hacı Mahmud Efendi, nr. 3427.
26
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
bir neticeye ulaşıncaya kadar, Sahfî de elimizdeki şerh metninin muhtemel
müelliflerinden birisi olarak düşünülebilir.
Hayrân şerhi nüshalarının sayıca fazla olması, şiirin ve dolayısıyla şerhinin
vaktiyle ziyâde rağbet gördüğü, takdir ve tavsiye edildiği sonucunu
ortaya çıkarmaktadır. İstinsah edilen nüshalarda şârihler için sıralanan
hürmetli ifadelerden anlaşılan odur ki; müellif olarak gösterilen isimlerden
herhangi biri bu şerhi yazmamış olsa bile, en azından müntesipleri tarafından
bu metin kendilerine yakıştırılmıştır. Netice îtibârıyla elimizdeki metnin
asıl müellifi kat’î şekilde tespit edilememekle birlikte şerhin Salâhî’ye
âit olduğuna dâir tekrar edilegelen bilgi de artık şüphe içermektedir.
Kasîde-i Hayrân Şerhinin Metni
Yukarıda muhtemel şârihlere âidiyeti tartışılan Hayrân şerhinin burada
tam metni verilecektir. Yalnız bu neşirde, herhangi bir yazma neşri için
kullanılan edisyon kritik kaidelerini alışılagelenden biraz farklı şekilde tatbik
etmek gerekmektedir. Karşılaştırmalı metin neşri, bir müellifin birden
fazla nüshası bulunan eserini orijinaline en yakın şekilde tespit etmeyi hedeflerken,
Hayrân şerhi, müellifinin teşhis edilememesi sebebiyle bu maksadın
biraz uzağında kalmaktadır. Eldeki nüshaların ayrı müellifler adına
kayıtlı olması zâten başlı başına bir problemdir. O sebeple, farklı müelliflere
nispet edilerek istinsah edilen metinlerin her biri, hakîkatte müellif
adlarından sarf-ı nazarla, aynı yazmanın farklı nüshaları olarak görmek
yoluna gidilmiş ve nüsha farkları bu şekilde gösterilmiştir.
Metin neşri için esas alınan nüsha, Niyâzî-i Mısrî’ye nispet edilen nüshalardan
biridir. Bu nüshanın, elimizdeki metinler arasında en eski istinsah
târihini taşıyor olması, başlıca tercih sebebimiz olmuştur. Ayrıca
bu metnin imlâsı, diğer Mısrî nüshasına kıyasla daha az hatâlıdır. Gerçi
nüsha sayıları açısından bakıldığında en çok nüsha, Salâhî-i Uşşâkî adı-
na kayıtlıdır. Fakat Salâhî nüshalarından biri daha önce bir yüksek lisans
çalışması içerisinde neşredildiği65 için burada sadece karşılaştırmaya
dâhil edilmiştir. Kısacası Mısrî nüshası sırasıyla; Salâhî, Hüseyin Efendi
ve İbrâhîm Efendi yazmalarından seçilen birer nüsha ile karşılaştırılmış
ve farklar dipnotlar kısmında gösterilmiştir. Karşılaştırmaya dâhil edilen
metinler her defasında tam künye ile zikredilmeyip her biri için hatırlatıcı
kısaltmalar kullanılmıştır. Buna göre Niyâzî-i Mısrî’ye izâfe edilen nüsha,
65 Hafize Keleş, Selâhaddin-i Uşşâkî ve Türkçe Tasavvufî Şiir Şerhleri, s. 41-48.
27
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
“N”; Salâhî-i Uşşâkî nüshası, “S”; Hüseyin Efendi nüshası, “H” ve son olarak
İbrâhîm Efendi nüshası, “İ” kısaltmasıyla gösterilecektir.66
Metinde transkripsiyon alfabesi kullanılmamakla birlikte benzer harflerin
iltibâsını önlemek için kalın harflerdeki uzun sesler, “mahlûkāt” kelimesinde
olduğu gibi düz çizgi ile gösterilmiş; hece ve kelime sonundaki
“hemze” ve “ayn” harfleri de “neş’e” ve “da’vâ” örneklerinde görüldüğü
üzere birbirinden tefrîk edilecek şekilde yazılmıştır. Türkçe’de çok kullanı-
lan bazı duâ cümleleri dışında Arapça iktibaslar aslî harfleriyle dizilmiştir.
Esâsen Kasîde-i Hayrân nüshaları arasında muhtevâyı etkileyecek türden
mühim bir farklılık yoktur. Sadece metinde zikri geçen isimlerin başında
ve sonunda yer alan duâ ve hürmet ifâdelerinde, müstensih müdâhalesi
olabilecek türden bazı değişiklikler görülmektedir. Tabiî asıl farklılık müellif
isimlerinde olduğu için metin te’sîsi metodu kullanılmamış, dört metin
arasındaki kelime farklarının ve ta’lîkat düzeyindeki ilâvelerin tamâmına
işâret edilmiştir. Metni burada neşretmemizin asıl sebebi, dört ayrı isme
izâfe edilen nüshaların gerçekten de aynı şerh olduğuna dâir tespitimizi,
bir de metin üzerinde göstermektir.
66 Bu nüshaların her biri, “Kasîde-i Hayrân’ın Şerhleri” üst başlığı ve muhtemel şârihlerin isimleri
altında ayrı ayrı tanıtılmıştır. Tekrar hatırlamak gerekirse, karşılaştırmaya dâhil edilen
Niyâzî-i Mısrî nüshası (N), Sadberk Hanım Müzesi Kütüphanesi, Hüseyin Kocabaş Yazmaları,
nr. 320’de; Salâhî nüshası (S), Süleymaniye Kütüphânesi, Uşşâkî Tekkesi, nr. 254’te;
Hüseyin Efendi nüshası (H), Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma Kütüphanesi, nr. 17’de ve
İbrahim Efendi nüshası (İ), Millî Kütüphâne, nr. A 3763’te kayıtlıdır.
قصيدۀ حيران
Kasîde-i Hayrân
30
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
Metin
[51a
] Cenâb-ı Kutb-ı İrfân Şeyhu’ş-Şuyûh Muhammed Mısrî Hazretlerinin
Şerhleridir1
Bismillahirrahmânirrahîm ve bihi2
Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn ve’s-salâtü alâ nûri’l-âlemîn ve alâ âlihi
3بدریا در منافع بیشمارست / وگر خواهی سالمت در كنارست .ecmaîn ashâbihi ve
[Her ne
kadar denizde bulunan faydalar sayısızsa da eğer selâmet istersen sahildedir.]
mısdâkınca karye-i tekye-nişîn iken ihvân-ı bâ-safâdan bir azîz bize
gelüp ricâ edüp4
Eşref-zâde kuddise sırruhu hazretlerinün,5
“Tecellî şevk-i
dîdârun beni mest eyledi hayrân” kasîdesi nasara yansuru bâbına muvâfık
olmayup i’râb binâ kāidesine gayr-ı mutâbık olmakla6
hâlâ ba’zı ihvân hayli
mütevehhim olup şer’-i şerîfe muhâlifdür deyu çok güft-gû olmuşdur.7
Bu kasîdenün şer’a tatbîkın ve Eşref-zâde’nün kelâmınun8
te’vîlün ricâ
ederim dedikde, [51b
] ne kadar râh-ı taallüle9
zâhib oldum ise çâre olmadı
ilhâh u ikdâm edüp10 ْ
َر
ْه
َن
َلاَ ت
َل ف
ِ
َّ ائ
َّا الس
َم
أ
َ
و] Sakın isteyeni azarlayıp kovma.
(Duhâ, 93/10)] deyu11 hezâr dil-nüvâzlık edüp Hazret-i Azîz’in, kelimât-ı
dehşet-âmîzin şer’a tatbîkde keşf-i râz12 lâzım gelmez belki ecr-i cezîl lâzım
gelir dedikde; Azîz-i utekā-yı hüviyyetin meyhâne-i aşkda13 mest-i lâ ya’kıl
1 Cenâb-ı Kutb-ı İrfân ... Şerhidir N: Güfte-i Eşref-i Rûmî kuddise sırruhu Şerhu’ş-Şeyh Abdullâh
Salâhî-i Uşşâkî Balıkesîrî S, Şerh-i İlâhî Şeyh Eşref-zâde Abdullâh er-Rûmî el-Kādirî kuddise
sırruhu [derkenâr] Şârih-i İlâhî el-Hâc Evhadüddîn Şeyhi Hüseyin Efendi kuddise sırruhu H
2 Bismillahirrahmânirrahîm N: + انه و سلیمان من انه İ; ve bihî N: -S, -H, -İ
3 ve’s-salâtü ... ecmaîn N: ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Resûlinâ Muhammedin ve âlâ âlihi ve
sahbihî. Beyt S, ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Nûr ve alâ âlihi ve ashâbihi. Beyt H, ve’s-salâtü
ve’s-selâmü alâ Resûlinâ Muhammedin nûru’l-kevneyni ve âlâ âlihi ve ashâbihi. Beyt İ
4 mısdâkınca ... gelüp ricâ edüp N: mısdâkınca bu hakîr Salâhî derd-mende ihvân-ı safâdan bir
azîz gelüp ricâ tarîki ile S, mısdâkınca karye-i tekye-nişîn iken ihvân-ı safâdan bir azîz gelüp
ricâ edüp H, mısdâkınca karye-i Hafsa’da kûşe-nişîn iken ihvân-ı safâ ve yârân-ı bâ-vefâdan
biri azîz gelüp ziyâretimiz ricâ edüp İ
5 Eşref-zâde kuddise sırruhu hazretlerinün N: Eşref-zâde merhûmun S, Eşref-zâde merhûmun
H, Eşref-zâde kaddesallâhu sırrahu’l-azîz hazretlerinin İ
6 gayr-ı mutâbık olmakla N: mutâbık olmamak ile İ
7 olmuşdur N: eylemişlerdir S
8 şer’a tatbîkın ve Eşref-zâde’nin kelâmının N: şer’a tatbîk vechi üzerine Eşref-zâde merhûmun
kelâmının S, tatbîk ve Eşref-zâde’nin kelâmın H
9 ne kadar râh-ı taallüle N: ne kadar muillen teâkul-i teallül[e]? İ
10 ilhâh u ikdâm edüp N: +bu vecihle S
11 deyu N: mefhûmunca S
12 râz N: râzî İ
13 Azîz-i … aşkda N: Hazret-i Azîz’in ankā-yı hüviyyet meyhânesinde aşkla S, Azîzi ankā-yı hü-
viyetin meyhâne-i aşkla İ
31
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
olup etdiği nağamât-ı meczûb-evdâ’-ı hâlâtını14 ukalâya tefhîm etdirmek
müşkildir,15 humakāya ne vechile dersiz.16 Beyt: Bular sır remzidür deryâya
sığmaz / Ki her söz zâhir ile çün bilinmez17
Tecellî şevk-i dîdârun beni mest eyledi hayrân
Ene’l-Hak sırrını cândan anınçün kılmadum pinhân18
Tecellî, murâd muttakînün âlem-i gaybda19 kalbine tulû’ eden nûr,20
sırr-ı ene’l-Hak, sırr-ı hilâfetdir. Müstahlef ile müstahlif hükümde birdir.21
Mevlâ’nın kuluna tevkîr ve tekrîmidir. Tecellî nûrunun22 zuhûrunda olan
hayretden elezz-i eşyâ23 bir şey yokdur.24 Havf-ı cahîm içün ibâdet edenler
abd-i ecîrdir.25 Abd-i hâs olanlar! Bu devleti Mevlâ her isteyene vermez,
dilediğine verir.26
Aceb hayrân-ı mestem ki27 bilişden bilmezem yârı
Gözüm her kande kim baksa görinür28 sûret-i Rahmân
Hazret-i Rahmân29 sûretden münezzehdir, ya’nî sûret-i rahmet-i
Rahmân müşâhade ederim. Hattâ muvahhidînin nâr-ı cahîm ile terbiye
14 nağamât-ı … hâlâtını N: nağamâtı ve bu vecihle olan evdâ’ ü hâlâtı S, nağamâtı meczûb-ı
evdâ’ u hâlâtını H, nağamâtı meczûb-ı Hudâ olanın evdâ’-ı hâlâtını İ
15 müşkildir N: +lâkin ehl-i insâfa göre âsândır S
16 dersiz N: anladursuz H, anladursun İ
17 Bular sır ... çün bilinmez N: Ulûm-ı zâhir ile Hak bulunmaz S, Ulûm-ı zâhir ile çün bulunmaz
H, Bunlar birer remizdür deryâya sığmaz / Ulûm-ı zâhir ile çün bulunmaz İ; bilinmez N:
+Kāle Eşref-zâde kuddise sirruhu S
18 cândan ... pinhân N: cânım anınçün kılmadı pinhân S, etmedi pinhân H; eylemem pinhân İ
19 Tecellî N: +Ma’lûm ola ki S; murâd muttakînün N: mürde-i sâlik-i muttakînün S, mürde-i
muttakînün H, merd-i muttakînün İ; gaybda N: gaybdan İ
20 nûr N: nûrdur S, nûr-ı neyyir-i ene’l-Hak H
21 ile müstahlif N: -S; birdir N: berâberdir İ
22 nûrunun N: +ve tecellînin S
23 elezz-i eşyâ N: elez bir şey S
24 Tecellî ... yokdur N: Tecellî nûrunun zuhûrunda olan uşşâka bir şey yokdur İ
25 abd-i ecîrdir N: abd-i şerîrdir ve na’îm-i cennet içün ibâdet edenler abd-i ecîrdir abd-i hâs
olanlar nûr-ı tecellînin zuhûrunda mest ü hayrân olanlardır S, H, abd-i sû’dur ve na’îm-i
cennet içün ibâdet edenler abd-i ecîrdir abd-i hâs olanlar nûr-ı tecellînin zuhûrunda mest-i
hayrân olanlardır İ
26 dilediğine verir N: +ancak S, istediğine verir İ; verir N: +Kāle Eşref-zâde kuddise sirruhu S,
+Beyt İ
27 hayrân-ı mestim ki N: hayrân u mestim S, hayrân u mestim ki H
28 görinür N: görinen S
29 Hazret-i Rahmân N: -Hazret S
32
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
olması30 cennete lâyık olsun31 içündür, [52a
] muvahhidînin ihrâk bi’n-nâr
olması sûret-i rahmetdir; kâfirlerin ihrâk olması intikām içündür,32 sûret-i
azâbdır. Nûr-ı tecellîyi müşâhade eden lâ büd mest-i hayrân33 olur. Mısır
hâtunları Hazret-i Yûsuf’u34 müşâhade mahallinde hayrân olup yedlerin
şakk edüp acısın35 duymadılar. Ve Râbia’ya suâl olundu, Allâh’ı sever misin?
Neam deyu36 cevab verdi. Allâh düşmânına adâvet eder misin? Etmezin37
dedi. Ya niçün etmezsin dedikde,38 Allâh muhabbetiyle gönlüm mâl-
â-mâldir39 kimsenün40 muhabbet ve adâvetine yer kalmamışdır deyu cevap
verdiler. Hazret-i Azîz bu mertebeden haber verüp Aceb hayrân-ı mestem41
ki bilişden bilmezem yârı deyu bu mertebeye işâret buyurdular.42
Benim her dertlü dermânı benim her ma’denün kânı
Benim ol dürr-i bî hemtâ benim ol bahr-i bî pâyân
Ya’nî tabîb-i kâmilim43 gönül emrâzına devâ ederim. الذهب كمعادن الناس
والفضة] İnsanlar gümüş ve altın madenleri gibidir.] mısdâkınca lutfa44 mazhar
olup sırr-ı iksîre vâsıl oldum45 ve meşâyihin ilmi, ilm-i ledündür,46 ona
hadd-i pâyân yokdur.47 Beyt: Ledünnî ilminin sırrın ne bilsün her tahâretsiz /
Ki Cibrîl-i emîn uçmaz her bir bahrin kenârından48
30 olması N: olunması S
31 olsun N: olması S
32 içündür N: +ki S
33 mest-i hayrân N: mest ü hayrân S, H
34 Yûsuf N: +aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmı S
35 acısın N: +dahi S
36 deyu N: deyüp H
37 Etmezin N: etmem S, cevap verdi ki etmem H, cevap verdi ki etmen İ
38 dedikde N: dediklerinde buyurdular ki S, dediler, buyurdu ki H, +buyurdular ki İ
39 mâl-â-mâl N: +olmuşdur S, H
40 kimsenün N: +bir S
41 hayrân-ı mestim N: hayrân u mestim S, H
42 işâret buyurdular N: işâretdir S; buyurdular N: +Kāle Eşref-zâde Rûmî kuddise sirruhu S,
+Beyt İ
43 tabîb-i kâmil N: + olduğum ecilden S
44 lutfa N: lutf-ı Hakka S, H
45 vâsıl oldum N: mâlik oldum demekdir. İmdi S; sırr-ı iksîre vâsıl oldum N: sırrı iksîri vâsıl
oldum İ
46 ledündür N: ledünnîdir ki S
47 hadd-i pâyân yokdur N: + Kāle Eşref-zâde kuddise sirruhu S, hadd ü pâyân yokdur H
48 Bu beyit sadece Niyâzî-i Mısrî’ye nispet edilen iki nüshada olup diğerlerinde bulunmamaktadır.
Karşılaştırmaya dâhil edilmeyen Mısrî nüshasında (Süleymâniye Kütüphânesi, Hacı
Mahmud Efendi, nr. 3254) vr. 4a’da yer alan beytin ikinci mısrâı: “Ki Cibrîl-i emîn uçmaz gibi
bahrin kenârından” şeklinde olup vezne daha uygundur.
33
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
Semâda seyr49 ider sırrım cihânı tutdu envârım
Mukaddesler cemîîsi50 benim sırrımda ser-gerdân
Seyr-i cismânî cümle51 câiz değildir ammâ rûhânî52 câizdir.53 Rûh-ı
cismânînin [52b
] seyri, âlem-i nâsûtdadır ve rûh-ı seyrânînin seyri âlem-i
melekûtdadır ve rûh-ı sultânînin seyri âlem-i ceberûtdadır ve rûh-ı
kudsînin seyri âlem-i lâhûtdadır.54 Avâlim-i erbaa feyzi, âlem-i gayb-ı
amâdan55 alurlar. Rûh-ı kuds56 sâhibleri âlem-i ebdânda iken mâ fevka’lalâ
ve mâ tahte’s-serâ57 kendilerine münkeşif olup guyûbât-ı mahfiyyât58
kendilerine ayân ve beyân olur;59 kesâfet-i unsurîleri nûrâniyyete60 tebdîl
olduğu içün61 ki beyt:
از چراغ تو62 بخورشید رسد صد پرتو
كه روی پاك و مجرد63 چو مسیخا بفلك
[Senin çerâğından güneşe yüz parıltı erişir. (Çerâğın) Mesîh’in pâk ve
mücerred çehresi gibi felek üzerinedir.]
َ ِ ات
َ او
َّ م
ُ الس
ُور
ن
ُ
اهلل] Allah göklerin ve yerin nûrudur. (Nûr, 24/35)] mazmûn-ı
şerîfi64 üzre Hazret-i Allâh gökleri şems ve kamer nûru ile münevver eyledi
ve yerleri enbiyâ ve evliyâ ve ulemâ ve sulehâ nûruyla münevver eyledi.
Ya’nî Hazret-i Azîz buyururlar ki bana olan eltâf-ı kerem65 az kimseye66 olmuşdur.
Asrımda olan rûh-ı kuds sâhibleri benim sırrımda ser-gerdân-ı
49 Semâda seyr N: Semâa seyrân H
50 cemîîsi N: dahî cümle S
51 cümle N: cümleye S, H, cümle İ
52 rûhânî N: seyr-i S
53 câizdir N: +zîrâ S, H, İ
54 Avâlim N: +Bu S
55 gayb-ı amâ N: gayb u amâ S, H,İ
56 kuds N: kudsî S, H
57 serâ N: serânın seyri S
58 guyûbât-ı mahfiyyât N: guyûbât u mahfiyyât S
59 beyân olur N: +bu hâlin zuhûru S
60 nûrâniyyete N: letâfet-i nûrâniyyeye S
61 içün ki N: içündür S, içün. Beyt H.
62 تو N: نور S
İ گر روی پاك مجرد ,H گر روی پاك و مجرد ,S كە روی پاك و مجرد :N گر روی پاك و تجرد 63
64 mazmûn-ı şerîfi N: kavl-i şerîfi S
65 eltâf-ı kerem N: eltâf u kerem S, H, eltâf-ı İlâhiyye İ
66 az kimseye N: az kimesneye vâkı’ H
34
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
hayrân67 kalmışlardır. Hazret-i Mevlâ68 buyurur: ٌ
ِيم
َل
ِ ِي عْل ٍم ع
ُ ِّل ذ
ْ َق ك
َو
َ ف
Her [و
ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır. (Yûsuf, 12/76)] Sûfiyyûn69
bu tevkîre neden lâyıkdır diyenin لَ ُ
ْفع
َ
َّ ا ي
َم
َ ُل ع
ْ أ
ُس
ي لَا] O yapacağından mes’ûl
olmaz. (Enbiyâ, 21/23)] sikkîni ile dilin keserler.70
Bu ay u gün bu yıldızlar bu geceler bu gündüzler
Bu yaz u kış u bu güzler71 benim emrimdedir yeksân
Leyl ü nehârın yaz ve [53a
] kışın72 devri ile erzâk-ı mahlûk73 hâsıl olur.
Hazret-i Allâh mahlûkātın rızkına Hazret-i Mîkâîl’i müekkel etmişdir.74
Kezâlik yeryüzünde bir kulunu Mîkâîl’e mazhar-ı tâm etmişdir.75 Hazret-i
Azîz bu beytden76 murâdı, mukassim-i erzâkım demeye işâretdir.77
Çürümüş tenlere bir kez eger dirsem bi-iznî kum
Yalın ayak çü baş açık kamusu duralar üryân78
Ya’nî enbiyâdan mu’cize sâdır olan evliyâdan kerâmet sâdır olur;
evliyâdan kerâmet sâdır olan ehl-i istidrâcdan istidrâc sâdır olur.79 Hazret-i
Azîz buyururlar80 ki eğer izhâr-ı kerâmet murâd etsem,81 Rabbim ihsân
eder. 82ألبره شئ علی اقسم لو عبادا هلل إن] Allah’ın öyle kulları vardır ki bir şey üze-
67 ser-gerdân-ı hayrân N: gerdân u hayrân S
68 Hazret-i Mevlâ N: nitekim Hak Sübhânehû ve Teâlâ S
69 Sûfiyyûn N: İmdi âlim-i İlâhî olan kimse hakkında S, evvelki âlim-i sûfiyyûn H, +ednâ âlim-i
sûfiyyûn İ
70 keserler N: +Kāle Eşref-zâde Rûmî kuddise sirruhu S
71 Bu yaz u kış u bu güzler N: Bu yaz u kışlar ile güzler S, Bu yaz u kış ile güzler H, Bu yaz u kış
u güzler İ
72 Leyl ü nehârın yaz ve kışın N: Leyl ü nehârlara yazı kışın İ
73 mahlûk N: mahlûkāt S, İ
74 müekkel etmişdir N: ta’yîn buyurmuşdur S, mahlûkāt râzıkına Hazret-i Mîkâîl’e emretmişdir H
75 Bu cümle S’de ve H’de yoktur.
76 Hazret-i Azîz bu beytden N: Azîz’in bu ebyâtdan S, H, İ
77 işâretdir N: +Ya’nî makāmı kutbiyyeti remzdir. Kāle Eşref-zâde Rûmî S.
78 Yalın ayak çü baş açık kamusu duralar üryân N: Başı açık yalın ayak duralar cümlesi üryân S,
Yalın ayak ve baş açık kamusu duralar üryân H, Yalın ayak ve başı açık kamusu duralar üryân İ
79 Ya’nî enbiyâdan ... istidrâc sâdır olur N: Ya’nî enbiyâdan mu’cizeten sâdır olan evliyâdan
kerâmeten sâdır olur; ehl-i istidrâcdan istidrâcen sâdır olur S, Ya’nî enbiyâdan mu’cizeten
sâdır olur, evliyâdan kerâmeten sâdır olur, evliyâdan kerâmeten sâdır olan ehl-i istidrâcdan
istidrâcen sâdır olur H, Nebiyy-i enbiyâdan mu’cizât sâdır olur, evliyâdan kerâmet sâdır olur,
ehl-i istidrâcdan istidrâc sâdır olur İ
80 Hazret-i Azîz buyururlar N: Azîz buyurur S
81 murâd etsem N: murâd eylesem S, etsem İ
ان اهلل عبادا,H ان هلل عبادا لو اقسم ال برە ,S ان هلل عبادا لو اقسم اعلم علی اهلل ال برە :N ان اهلل عبادا لو اقسم علی شئ ال برە 82
İ لو قسم علی شئ ال بد
35
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
rine yemîn etseler Allah o şeyi yerine getirir.] mazmûnu üzre yâhud mürde
gönülleri,اهلل اال اله ال موتاكم لقنوا83 [Ölülerinize lâ ilâhe illallahı telkîn ediniz.]
mazmûn-ı şerîfi üzre84 telkîn-ı tevhîd ile ihyâ ederim demek olur.85
Benim ilm-i ledünnümde86 hezârân Hızr olur âciz
Benim her bir tecellîmde87 nice Mûsâ olur88 hayrân
Ya’nî Hazret-i Hızır-veş ilm-i ledünde kâmil ve Hazret-i Mûsâ-veş
tecellî-i Hak’da89 vâsıl kimseler benim ilmimde âciz-i hayrân.90 Tecellînin
zerre vü şemmesin görmeyen bu esrâr-ı İlâhî’den91 nice idrâk edüp fenn-i
harfi92 ne vechile anlasın. İlm-i ledünnînin fenni, bilâ harf ve lâ savt
okunur;93 anınçün bu fende meşhûrlar94 [53b
] âciz ü hayrândır.95 ما التجلی
[.açılandır kalblere nurlarından gayblerin, Tecellî[ینكشف القلوب من انوار الغیوب
dur. Ya’nî benim kalbime zuhûr iden envârın her birisi mütecellî96 oldukda,
Hazret-i Mûsâ-veş sultânlar hayrân-ı ser-gerdân97 olurlar.98
Cihân tılsımının bendi benim elimdedir şimdi
Benim bugün bu meydanda benimdir top ile çevgân
Hazret-i Allâh99 rûy-ı zemîni Hazret-i Mîkâîl mazhar-ı tâmmı olan bir
velî kulundan hâlî etmez. Tasarruf-ı kevniyyeye sebep etmişdir, bulutu
yağmura100 sebep ettiği gibi. Hazret-i Azîz kutbü’l-evtâd olduğuna işâret
buyururlar; lâ teşbîh defterdâr mesâbesindedir.101 Kāle Aleyhi’s-selâm;
İ انشو موتاكم ال اله اهلل :N لقنوا موتاكم ال اله اال اهلل 83
84 üzre N: +mürde olan gönülleri S, +mürde gönülleri H, İ
85 demek olur N:demeyi murâd ederler. Kāle Eşref S, demek ola. Beyt İ
86 ledünnümde N: ledünnümden H, İ
87 tecellîmde N: tecellîmden H, İ
88 nice Mûsâ olur N: nice bin Mûsâları S, nice Mûsâlar H, nice bin Mûsâlar İ
89 Hak’da N: Hakk’a S, H, İ
90 âciz-i hayrân N: âciz ü hayrân olmuşdur S, âciz ü hayrân H; âciz ü hayrân olmuşlar da İ
91 İlâhî’den N: İlâhîdir S, H, İ
92 fenn-i harfi N: kün harfini S, İ
93 okunur N: okur İ
94 meşhûrlar N: müctehidler İ
95 hayrândır N: +Zîrâ S
96 mütecellî N: müncelî H
97 hayrân-ı ser-gerdân N: hayrân u ser-gerdân S, H, İ
98 olurlar N: +Kāle Eşref-zâde Rûmî kuddise sırruhu S, +Beyt İ
99 Hazret-i Allâh N: Hak sübhânehû ve teâlâ S
100 bulutu yağmura N: yelleri ve yağmuru arzda olan hayvânâtın zuhûruna S
101 Hazret-i Azîz ... defterdâr mesâbesindedir N: Hazret-i Azîz bu beyitle kutbü’l-aktâb
olduğuna işâret buyurur bu mertebe lâ teşbîh defterdâr mesâbesindedir S, Hazret-i Azîz
kutbü’l-ârifîni’l-evtâd olduğuna işâret buyurur lâ teşbîh defterdâr mesâbesindedir H
36
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
ان فی امتی رجاال یحفظ اهلل اهل الفساد بهم و ینزل الرحمة الجلهم و یمنع العذاب من قبلهم فیا
شئ اال انهم ابدال103 شوقاە102 الیهم من الناس فیفر الناس عنهم و یتعجبون الناس عندهم مجانین و ما فیهم من الجنون
[Ümmetim içerisinde öyle kimseler vardır ki Allah onlarla fesâd
ehlini korur, onlar sebebiyle rahmet indirir, onlardan ötürü azâba engel
olur. İnsanlar onlardan kaçar ve onlara şaşırırlar. İnsanlar nezdinde
onlar mecnûndurlar ancak onlarda cünûndan eser yoktur. Onlar
abdâldir.]
Benim şâhı bu meydânın benim kutbu bu devrânın
Benim cânı bu104 cânânın benimle diridir her cân105
Hazret-i Azîz106 buyururlar ki bu beytden107 zâhir olan budur ki108 asrında
kutbü’l-irşâd olmuşdur, kutbü’l-evtâd olduğu gibi.109 Kutbü’l-evtâd110
lâ teşbîh defterdâra benzer, kutbü’l-irşâd [54a
] sâhib-i mühre benzer.
Ervâh-ı sâlikîni râh-ı vuslata delâlet eder. İlm-i ledünnînin envâın tâlib-i
Hakk’a ta’lîm eder, ilm-i zâhirin envâı olduğu gibi ilm-i bâtının dahi
kezâlik. Kāle’llâhu Teâlâ fî’[l]-hadîsi’l-kudsiyyi;
ان علم الباطن هو سر من سری اجعله فی قلب عبدی وال یقف111 علیه احد غیری112
[Bâtın ilmi Benin sırrımdan bir sırdır. Onu bir kulumun kalbinde var
ederim ve Benden başkası o ilme vâkıf olmaz.]
Ey püser ilm-i bâtın bi-lâ harf ve lâ savt okunur.113 Kāle Yahyâ bin Muâz;
الولی ریحان واهلل114 ال یشمه اال الصدیقون
102 فیاشوقاە N: شوقا S
103 ابدال N: +Kāle Eşref-zâde kuddise sırruhu S, +Beyt İ
104 bu N: o S
105 Benim cânı ... her cân N: Benim her cânların cânı benimle dirilür her cân H
106 Hazret-i Azîz N: Hazret-i Pîr H
107 beytden N: ebyâtdan H, İ
108 Hazret-i Azîz ... budur ki N: Hazret-i Azîz bu beytle bunu remz-ider ki S
109 asrında ... olduğu gibi N: asırlarında kutbü’l-irşâd olmuşlardır kutbü’l-efrâd oldukları gibi
kutbü’l-evtâd dahi olmuşlardır S, asrında kutbü’l-irşâd olmuşlar kutbü’l-efrâd olduğu gibi
H, asrında kutub olmuşlar kutbü’l-efrâd olduğu gibi İ
110 Kutbü’l-evtâd N: Zîra kutbü’l-efrâd S, kutbü’l-efrâd H, İ
İ تقف :N ال یقف 111
112 غیری N: +من S
113 Ey püser ilm-i bâtın bilâ harf ve lâ savt okunur N: Ya’nî ilm-i bâtın bir sırdır ki bilâ harf ve lâ
savt kırâat olunur S, Ya’nî sırr-ı ilm-i bâtın bilâ harf ve lâ savt okunur H, أی sırr-ı ilm-i bâtın
sırrullâh, bilâ harf ve lâ savt okunur İ
H, S ریحان اهلل :N ریحان و اهلل 114
37
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
[Velî fesleğen gibidir, onu sıddîklerden başkası koklayamaz.]
Evliyâullâh kelâmın115 tasdîk etmek saâdetdir, tekzîb etmek şekāvetdir.116
Benim Mansûr’u dâr iden benim ağyârı yâr iden
Benim her vârı vâr eden benim her giden ve duran117
Ya’nî Mansûr’u dâr eden118 ehl-i şer’di, ben dahi ehl-i şer’im. Nefs-i
emmârem bana düşmen idi,119 ruhsat-ı şerîat ile ziyâfet-i şirb-i120 tarîkat ile
siyâset edüp nefs-i bed-siyeh-rûyu121 yâr edüp onun nusretiyle mertebe-i
kerâmete nâil olup emr-i Hak’la; var ol dediğim, var oldu; yok ol dediğim
yok oldu. Mansûr’un122 ene’l-Hak iddiâsının sırrı123 mertebe-i mukarrebîne124
işâretdir. Zîrâ demiri125 ateşe ilkā etsen zamân-ı kalîlede126 azîm harâret
kesb edüp127 ene’n-nâr diye da’vâ ider. Husûsan [54b
] da’vâsın dahi isbât
eder, ammâ hakîkatte demirdir.128 Bir şeyin iddiâsı hakîkati üzere olmaya,
ol da’vâdan fâriğ olmak evlâdır ve mey-i aşkı129 hazm etmek kemâldir.130
Değilim oddan u sudan yâ toprakdan yâhud yelden
Ben erken vâr idim erken henüz yok idi131 bu ezmân132
Ya’nî anâsır-ı erbaa ve mevâlîd-i selâse halk olmadan133 evvel, âlem-i
lâhût ve ceberût ve melekût134 var idi. Âlem-i ervâhda rûhum mahlûk iken
115 Evliyâullâh kelâmın N: Evliyâullâhın kelâmını S
116 şekāvetdir N: +Kāle Eşref-zâde Rûmî kuddise sırruhu S
117 benim her giden ve duran N: benim emrimdedir ekvân İ
118 dâr N: ber-dâr S, H
119 idi N: olduğu halde S
120 şirb-i N: şiddet-i S, H
121 bed-siyeh-rûyu N: emmâreyi S, H
122 Mansûr’un N: Hazret-i Mansûr’un S, Mansûr İ
123 iddiâsının sırrı N: iddiâsından murâdı S, iddiâsında sırrı İ
124 mukarrebîne N: kurbiyyete S, H
125 demiri N: +bir S
126 kalîlede N: kalîlde S, H, İ
127 edüp N: eder H, İ
128 demirdir N: +nâr değil S
129 mey-i aşkı N: demi H
130 Bir şeyin iddiâsı ... hazm etmek kemâldir N: +Hakîkate muvâfık olmayan da’vâdan fâriğ
olmak evlâdır, aşkın demini hazm etmek kemâldir. Kāle Eşref-zâde kuddise sırruhu S
131 yok idi N: yoğ-idi S
132 Bu beyit İ’de bulunmamakla birlikte şerhi mevcuttur.
133 olmadan N: olunmazdan S, olmadın H
134 âlem-i lâhût ve ceberût ve melekût N: âlem-i ceberût ve âlem-i melekût S, ceberût ve
melekût İ
38
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
zemîn ve semâvât yok idi. Ya’nî rûhâniyyetim cismâniyyetime gālibdir,
nefs ve tabîat mahkûmdur.135
Zamansız bî-zamânım ben mekânsız bî-mekânım ben136
Dü âlemde hemânım ben benim her gösteren gören137
Ya’nî erbâb-ı sülûke138 âlem-i gaybdan bir nûr mütecellî139 oldukda
ُ
َه
ْه
َ ج
ِ ٌك ِ إل و
َال
ٍ ه
ْ ء
ُ ُّل َ شي
ك] O’nun zâtından başka her şey yok olucudur. (Kasas,
28/88)] sırrının hâli140 zuhûr eder. Bir âlem açılur ki ol âlemde zamân ve
mekân leyl ü nehâr i’tibâr141 olmaz,142 kişi kendi vücûdun bulmaz. Bu mertebeye
vâsıl olan iki cihânda himmeti bâlâdır.143 Bu âlemi görendir gösteren,
görmeyen ne gösterir;144
[.bilmez Tatmayan [من لم یزق لم یعرف145
Görürsün sûretâ âdem benim emrimdedir âlem
Melekler ve felekler146 hep bana mahkûmdur ins ü cân
Bendegân bendelikde sâdık olunca147 kerem-i Hakk’a lâyık olur,148 sıfât-ı149
beşeriyyet kuldan zâil olup الرسول باخالق تخلقوا150 [Resûlün ahlâkı ahlaklanınız.]
135 Ya’nî rûhâniyyetim ... mahkûmdur N: Ya’nî rûhâniyyetim cismâniyyetime gālib olmakla
ahkâm-ı tabîat bende kalmamışdır, nefis ise tabiatın mahkûmudur. Kāle Eşref-zâde
Rûmî S, Ya’nî rûhâniyyetim cismâniyyetime gālibdir, nefis tabiatın mahkûmudur H, Ya’nî
rûhâniyyetim cismâniyyetime gālibdir, ya’nî tabîatın mahkûmu değildir diye eydür. Beyt İ
136 mekânsız bî-mekânım ben N: nişânsız bî-nişânım ben S, H
137 hemânım ben benim her gösteren gören N: hümâyım ben benim her gösteren ve gören S,
imâmım ben benim devr eyleyen devrân İ
138 sülûke N: sülûk H
139 mütecellî N: tecellî İ
140 hâli N: hâleti H
141 i’tibâr N: ihtiyâr H
142 olmaz N: olunmaz S, H
143 Bu mertebeye ... bâlâdır N: Bu mertebeye vâsıl olanın himmeti iki cihânda dahî bâlâdır S, Bu
mertebeye vâsıl olan iki cihânda himmet bula der H
144 Bu âlemi … ne gösterir N: Bu âlemde gören nedir ve gösteren görünen ne gösterir ve ne
görür, bu mertebeye vâsıl olmayan bunu bilmez; zîrâ S, Bu âlemde görendir göster[en]
görünen gösterir H
145 یعرف لم یزق لم من N: + -dir. Kāle Eşref-zâde Rûmî S
146 Melekler ve felekler N: Feleklerle melekler İ
147 Bendegân bendelikde sâdık olunca N: Hak Sübhânehû ve Teâlâ’nın bendeleri bendelikde
sâdık olmakla S
148 olur N: +olurlar, ya’nî S
149 sıfât-ı N: sıfat-ı S, İ
150 الرسول N: اهلل S, H
39
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
sırrına mazhar olur.151 [55a
ِ َيفًة [
خل
ِض َ
ْ
ِي الأْ َ ر
َ ِاعٌل ف
ِي ج
ّ
إن] ِBen yeryüzünde bir halife yaratacağım.
(Bakara, 2/30)] devletine nâil olur.ابیه سر الولد152 [Çocuk babasının sırrıdır.]
mısdâkınca ibn-i Âdem olur. Hazret-i Allâh153 hadîs-i kudsîsinde buyurur:
ّ بالنوافل حتی احبه فاذا احببته كنت له سمعا و بصرا و لسانا و یدا و
رجال و بی یسمع و بی یبصر و بی ینطق و بی یبطش و بی یمشی154 ال یزال العبد یتقرب إلي
[Kulum bana nevâfille yaklaşmaya devam eder tâ ki ben onu severim.
Onu sevdiğim zaman işiten kulağı, gören gözü, söyleyen dili, tutan eli ve
yürüyen ayağı olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle söyler, benimle
tutar ve benimle yürür.]
Ya’nî muhabbet rızâdan ibâretdir. Hazret-i Mevlâ râzı olduğu kulu yü-
zünden155 izhâr-ı kudret eder,156 mazhar-ı kudret olanlara ins ü cin, melek
ü felek mahkûm olsalar baîd olmaz.157
Sanurlar158 Eşrefoğlu’yam ne Rûmî’yem ne İznîkî
Benim ol dâimü’l-bâkî göründüm sûretâ insân
Ya’nî neş’e-i insân iki kısımdır;159 biri cisim ve biri rûhdur. Cisim
unsûrîdir,160 fenâ bulur, hâk olur; ammâ rûhun neş’esi bekā üzeredir, fenâ
bulmaz. Anınçün161 sûret-i insânda göründüm, eger sûret-i hayvânda gö-
rüneydim; 162ترابا كنت emriyle muhâtab olurdum.
Eyyühe’l-ihvân ve’l-yârân, hadîs-i kudsîde buyurur Hazret-i Rahmân;163
سرە انا و سری االنسان] İnsan Benim sırrımdır ve Ben onun sırrıyım.] kavli
üzere kul ile Mevlâ beyninde bir sır var;164 ammâ biz ol sırra mahrem ol-
151 olur N: + olurlar S
152 olur N: olurlar S
153 Allâh N: Hak Teâlâ S
ال یزال العبد یتقرب الی بالنوافل حتی احبه فاذا احببته كنت له سمعا و بصرا و لسانا و یدا و رجال و بی یسمع و بی یبصر 154
ما زال عبدی تقرب الی بالنوافل حتی احبه فاذا احببته فكنت سمعه الذی یسمع بی:N و بی ینطق و بی یبطش و بی یمشی
İ, H, S و بصرە الذی یبصرینی و یدە الذی یبطش بی و برجله الذی یمشی بها
155 yüzünde N: yüzünde H
156 izhâr-ı kudret eder N: kudretini izhâr eder S
157 olmaz N: +Kāle Eşref-zâde Rûmî kuddise sırruhu S
158 Sanurlar N: Sanursın H, Sanursız İ
159 iki kısımdır N: iki kısma münkasimdir S
160 Cisim unsûrîdir N: Cism-i unsûrî S, cisim unsurdur H
161 Anınçün N: +Bu sebebden Hazret-i Azîz kuddise sırruhu buyurur ki S
İ كونو ترابا ,H, S كونوا بردا :N كنت ترابا 162
163 Hazret-i Rahmân N: Hak Sübhânehû ve Teâlâ hadîs-i kudsîsinde buyurur ki S
164 kul ile Mevlâ beyninde bir sır var N: Hak Sübhânehû ve Teâlâ ile insân-ı kâmil beyninde bir
sır vardır ki S, kulu ile Mevlâ beyninde bir sır var H, İ
40
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
ْ ِو ٍيم 165.madık
َق
َ ِن ت
ْ س
َح
ِي أ
َ َ ان ف
ْس
إْن
َ ِ ا ال
ْ ن
خَلق
َ ْد َ
لق] َMuhakkak ki, Biz insanı en güzel
bir biçimde yarattık. (Tîn, 95/4)] saâdetine vâsıl olduk,166 ammâ ُ
َاه
ن
ْ
َد
َد
َّ ر
ُم
ث
َ
ِين
ِل
َ اف
ْ َفَل س
َس
أ] Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik. (Tîn, 95/5)] berzahından
halâs bulmadık.167 اتَ ِ
ِح
َّ ال
ِمُلوا الص
َ
َ ع
ُوا و
ن
َ
َ آم
اَّ َّ ال ِذين
إل] ِAncak, iman edip salih
ameller işleyenler başka. (Tîn, 95/6)] pendi168 ile [55b
] mütenebbih olmadık.
ْ
ّ ُ ِكم
ب
َ
ْ ُت بِر
ََلس
أ] Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (A’râf, 7/172)] âleminde
olan ahde vefâ edemedik. Kesâfet-i unsûriyye ve kelimât-ı nefsâniyye ile
şeb-i hayretde kaldık. َ
َم
ِي آد
ن
َ
َا ب
ن
ْ
م
َّ
َر
َ ْد ك
َ َلق
و] Andolsun, biz insanoğlunu şerefli
kıldık. (İsrâ, 17/70)] ikrâmında kusûr etdik. 169 ةًيفِ َ
خل
ِض َ
ْ
ِي الأْ َ ر
َ ِاعٌل ف
ِي ج
ّ
ِإن
[Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım. (Bakara, 2/30)] devleti talebinde170
tekâsül eyledik.171 Ammâ Allâh celle celâluhû ve Resûlullâh aleyhi’s-selâm
hazerâtını ziyâdesiyle172 severiz. احب[ من ]مع المرء] Kişi sevdiğiyle beraberdir.]
ile saâdet-i sermedî ve izzet-i ebedî umarız. Yâ Rab cümlemizi lâyık
eyle. Âmîn. Sene 1225 Fî 27 Ş[a’bân]173
Kaynakça
Akkuş, Mehmet, Abdullah Salâhaddîn-i Uşşâkî (Salâhî)’nin Hayatı ve Eserleri, Ankara: Milli
Eğitim Bakanlığı, 1998.
Baz, İbrahim, Abdülehad Nûrî-i Sivâsî, İstanbul: İnsan Yay., 2007.
Birdoğan, Nejat, “Hasandede Kasabası ve Hasan Dede”, Alevi Kaynakları, I, İstanbul: Kaynak
Yay., 1996.
Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, I, İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1333.
Ceylan, Ömür, Tasavvufî Şiir Şerhleri, İstanbul: Kitabevi Yay., 2000.
Çakır, Adalet, Mehmet Rif ’at Efendi’nin “Nefhatü’r-Riyâzi’l-Âliye” Adlı Eseri Işığında
165 olmadık N: olmak H
166 vâsıl olduk N: nâil olmadık S
167 تقویم احسن فی االنسان خلقنا لقد saâdetine … bulmadık N: +ve dahî S, االنسان خلقنا لقد sırrı ve dahî
تقویم احسن saâdetine vâsıl olduk, ammâ سافلین اسفل رددناە ثم berzahından halâs bulmadık H
168 pendi N: bendi S, İ
169 خلیفة N: -H
170 devleti talebinde N: devletini talebde İ
171 eyledik N: etdik S, H
172 Ammâ Allâh … ziyâdesiyle N: Ancak Allâh’ı ve Resûlü’nü S, Ammâ Allâh’ı ve Resûlü’nü H, İ
173 احب مع المرء ile … Sene 1225 N: الیه احب من مع المرء saâdet-i sermedî ve izzet-i ebediyyeye Bârî
cümlemizi lâyık eyleye. Âmîn sümme âmîn. Temmet. Sene 1309 S, احب من مع المرء ile saâdet-i
sermedî ve izzet-i ebedîye cümlemizi lâyık eyleye. Âmîn yâ Rabbe’l-âlemîn. Evhadüddîn
Tekyesi şeyhi Hüseyin Efendi hazretinin şerhidir H, احب من مع المرء ile saâdet-i sermedî ve
izzet-i ebedîne Yâ Rab cümlemizi lâyık eyle. Âmîn Yâ Rabbe’l-âlemîn ve yâ Hayre’n-nâsirîn.
Bu kasîde[y]i Havs[a]’da Tarîk-ı Sa’diyye meşâyihlerinden eş-şeyh İbrâhim Efendi merhûm
şerh buyurmuşlardır. Tahrîr fî 5 C[emâziyelevvel] sene 1237. Sevvedehû el-fakr attâr esseyyid
dervîş Hamza be-tarîk-ı Nakşbendî gaferallâhu lehu İ
41
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
Anadolu’da Kadirîlik (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Marmara Üniversitesi Sosyal
Bilimler Enstitüsü, 2007.
Çaldak, Süleyman, “Taşköprülüzâde’nin Mevzû’âtu’l-Ulûm’undaki İlimler Tasnîfi Üzerine”,
Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, XV, sayı: 2, Elazığ 2005, s. 115-146.
Çaylıoğlu, Abdullah, Niyâzî-i Mısrî Şerhleri, İstanbul: İnsan Yay., 1999.
Duru, Rafiye, Modern Metin Çözümleme Teknikleri Bakımından Şerh Geleneği ve İsmail Hakkı
Bursevî (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
2007.
Erdoğan, Kenan, Niyâzî-i Mısrî Dîvânı, Ankara: Akçağ Yay., 1998.
Erdoğan, Mustafa, “Niyâzî-i Mısrî Şerhleri”, Dergâh, sayı: 71, 1996, s. 15-17.
Gölpınarlı, Abdülbâki, “Niyâzî-i Mısrî”, Şarkiyat Mecmuası, VII, İstanbul 1972, s. 183-226.
Gölpınarlı, Abdülbâki, Alevî Bektâşî Nefesleri, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1992.
Güneş, Mustafa, Eşrefoğlu Rûmî Dîvânı (İnceleme-Karşılaştırmalı Metin), Ankara 2000.
İpekten, Haluk, “Gazel Şerhi Örnekleri II”, Türk Dili, sayı: 415-417, Ankara 1986, s. 260-
290.
Kara, İsmail, İlim Bilmez Tarih Hatırlamaz, İstanbul: Dergâh Yay., 2011.
Keleş, Hafize, Selâhaddin-i Uşşâkî ve Türkçe Tasavvufî Şiir Şerhleri (Yayımlanmamış Yüksek
Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2008.
Kemikli, Bilal, “Kuşdiliyle Konuşmak-Sûfî Şairi Anlamak”, Dergâh, XXXI/244, Haziran
2010, s. 14-17.
Köstendilli Süleyman Şeyhi, 1001 Sûfî Bahrü’l-Velâye, haz. Sezai Küçük-Semih Ceyhan, İstanbul:
Mavi Yayıncılık, 2007.
Kurnaz, Cemal, Mustafa Tatcı, Türk Edebiyatında Şathiyye, Ankara: Akçağ Yay., 2001.
Mehmed Şemseddin, Bursa Dergâhları, haz. Mustafa Kara-Kadir Atlansoy, Bursa: Uludağ
Yay., 1997.
Mermer, Ahmet, “Eşrefoğlu ve Bir Şathiyyesinin Şerhi”, Millî Folklor, VII/53, Bahar 2002,
s. 106-113.
Osmanzâde Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, I-V, İstanbul:
Kitabevi Yay., 2006.
Özmen, İsmail, Alevî-Bektaşî Şiirleri Antolojisi, I-V, Ankara: Kültür Bakanlığı, 1998.
Sâdık Vicdânî, Tarikatler ve Silsileleri (Tomâr-ı Turûk-ı Aliye), haz. İrfan Gündüz, İstanbul:
Enderun Kitabevi, 1995.
Sâlim Efendi, Tezkiretü’ş-Şuarâ, haz. Adnan İnce, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek
Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, 2005.
Saraç, M. A. Yekta, “Divan Tahlillerine Dair”, İlmî Araştırmalar, sayı: 8, 1999.
____, “Şerhler”, Türk Edebiyatı Tarihi (ed. Talât Sait Halman vd.), Ankara: Kültür ve Turizm
Bakanlığı, 2007.
Seyyid Seyfullah, Divan-ı Seyyid Seyfullah; Mi’râcü’l-Mü’min, Dersaâdet: Matbaa-i Ahmed
Kâmil, 1329.
Şah İsmail Hatâî Külliyatı, haz. Babek Cavanşir-Ekber N. Necef, İstanbul: Kaknüs Yayınları,
2006.
42
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
Şemseddin Sâmî, “Havsa”, Kamûsü’l-A’lâm, İstanbul: Mihran Matbaası, 1308, III, 1998.
Şengel, Ali Rıza, Türk Mûsıkîsi Klâsikleri İlâhîler, haz. Yusuf Ömürlü, III, İstanbul: Kubbealtı
Neşriyat, 1981.
Şeyhî Mehmed Efendi, Şakaik-ı Nu’maniye ve Zeyilleri, haz. Abdülkadir Özcan, IV, İstanbul:
Çağrı Yay., 1989.
Şimşek, Selami, Edirne’de Tasavvuf Kültürü, İstanbul: Buhara Yay., 2008.
Tezkire-i Safâyî, haz. Pervin Çapan, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu
Atatürk Kültür Merkezi, 2005.
Tuman, Mehmet Nâil, Tuhfe-i Nâilî, haz. Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatcı, I-II, Ankara: Bizim
Büro Yay., 2001.
Uludağ, Süleyman, “Şathiye”, DİA, XXXVIII, İstanbul 2010.
Uzun, Mustafa, “İlâhî”, DİA, XXII, İstanbul 2000.
Yılmaz, Ozan, “Klâsik Şerh Edebiyatı Literatürü”, TALİD, V/9, 2007, s. 271-304.
Yücer, Hür Mahmut, Şeyh Sa’deddîn Cebavî ve Sa’dîlik, İstanbul: İnsan Yay., 2010.
Zâkir Şükrî Efendi, Die Istanbuler Derwisch Konvente und Ihre Scheiche (Mecmu’a
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân
Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
Meliha YILDIRAN SARIKAYA*
Özet
Şerh edebiyatı, dinî tasavvufî Türk edebiyatı ürünleri arasında mühim bir yer
tutmaktadır. En çok şerh edilen metinler, hususi bir dil ile söylenen ve şathiye
olarak isimlendirilen şiirlerdir. XV. asrın mühim sûfî şâirlerinden olan Eşrefoğlu
Rûmî’nin “Kasîde-i Hayrân” ismiyle tanınan şiiri de bir şathiyedir. Bu zamana
kadar Abdullah Salâhî-i Uşşâkî tarafından şerh edildiğini bildiğimiz bu şiirin
başka şârihleri de olduğu tespit edilmiş, fakat sadece bir şerh metnine ulaşılmıştır.
Bu makale Eşrefoğlu’nun şiirine şerh yazan müellifin kim olduğu sorusuna
cevap aramaktadır.
Anahtar kelimeler: Eşrefoğlu, Kasîde-i Hayrân, Salâhî, Şathiye, Şerh.
One Commentary Four Commentators: Commentaries of Eshrefoglu Rumi’s
Qasîde-i Hayrân and the Question of the Authorship of these Commentaries
Abstract
Commentary (sharh) literature has a significant place in the Turkish religiousmystic
literature. The most interpreted texts are the ones called shathiyyah,
which are written based on a special style. “Qaside-i Hayran” written by Eshrefoglu
Rumi, one of the most prominent Sufi poets of XVth century, is a shathiyyah.
It has been known that there were other commentaries written about this
poem which was known as glossed by Abdullah Salahî, however so far only one
of those commentaries has been discovered. This article searches for answer to
the question of the identity of sole commentator of Eshrefoglu’s poem.
Key words: Eshrefoglu, Qasīde-i Hayrān, Salāhī, Shathiyyah, Commentary
(sharh).
Giriş
Edebî metinleri şerh etme geleneği, klasik şerh-i mütûn çerçevesini biraz
zorlayan bir çizgiye taşınarak da olsa günümüze kadar devam etmiştir.
Esâsen İslâm te’lif geleneğinde kendi başına bir tür olan şerh, herhangi bir
saha içinde temsil kudreti yüksek olan temel metinleri, daha anlaşılır hâle
getirmek maksadına hizmet eder. Mühim bir kısmı medreselerde ders ismi
* Yrd. Doç. Dr., Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (melihasarikaya@gmail.com)
2
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
de olan mantık, belâgat, kelâm, felsefe gibi ilimlere dair eserlerin şerh edilmesi,
yüzyıllar boyunca devam eden köklü bir geleneğin ürünüdür.1
Ancak
öncesine nazaran son iki asırda şerh, hâşiye, ta’lîk, telhîs ve zeyl yazmak,
neredeyse hükmünü ve devrini tamamlamış te’lif tarzları olarak telâkki
edilmeye başlanmıştır.2
Şerhlerle birlikte, bir metni ikmâl etmek, kısaltmak
veya genişletmek maksadıyla kaleme alınan diğer tamamlayıcı yazma biçimleri,
süreç içerisinde ait oldukları alana orijinal katkı sağlamayan metinler
olarak görülmeye başlanmış ve dolayısıyla ciddî bir itibar kaybına uğramış-
lardır. Bir taraftan şârihler, okuyucuyu kendi kavrayışları istikametine çekerek
tefekkür cehdini azaltmakla suçlanırken diğer yandan şerhler, orijinal
eserden istifâdeyi kolaylaştıran metinler olmaktan ziyâde, okuyucu ile eser
arasında bir engel şeklinde mütâlâa edilir olmuştur. Kısacası şerh literatü-
rüne karşı özellikle felsefe ve dinî ilimler sahasında daha görünür hâle gelen
tezyîf edici bir tutum gelişmiştir. Oysa bu tavır aynı zamanda asırların getirdiği
tecrübe ve müktesebâtın aktarımıyla hâsıl olan muazzam entelektüel
mîrasın ve devamlılık fikrinin de reddi anlamına gelmektedir.
Geçen süre zarfında giderek ağırlık kazanan ve taraftar toplayan şerh
karşıtı yaklaşımın, edebiyat sahasında kayda değer bir te’siri olmadığı
söylenebilir. Edebî metinleri şerh geleneği ciddî bir inkıtâa uğramadan
geçmişten günümüze, özellikle eski edebiyat alanındaki akademik çalış-
malarda, tabîî bir seyir göstererek devam etmiştir.3
Yalnız son dönemde
alan terminolojisine bazı ilâveler yapılmış, meselâ şerh yerine, yapılan çalışmanın
metot açısından farklılığına işâret etmek üzere, “tahlil” kelimesi
1 İsmail Kara, şerh ve haşiye geleneğinin medreselerdeki eğitim-öğretim tarzıyla ve hatta ilim
siyâsetiyle birebir bağlantılı olduğunu söyledikten sonra konuyu örnekler etrafında tartış-
maktadır. Ayrıntılı bilgi için bk. İsmail Kara, İlim Bilmez Tarih Hatırlamaz, İstanbul: Dergah
Yay., 2011, s. 28-52.
2 Şerh vb. diğer te’lif türlerinin modernleşme döneminde itibar kaybetmesi süreci, başta “kaynaklara
dönüş” hareketi ve buna paralel olarak özellikle oryantalistler tarafından maksatlı
ortaya konan “özgünlük” meselesi ile irtibatlandırılmaktadır. Bk. İsmail Kara, age, s. 82-83,
96-99.
3 M. A. Yekta Saraç, metin şerhi geleneği tarihini konu ettiği bir yazısında, günümüzde edebî
metinlerin şerhi husûsunda henüz çerçevesi belirlenmiş bir yöntem olmadığını, farklı denemelerin
ve tabiatıyla arayışların devam ettiğini söylemektedir. Bk. Saraç, “Şerhler”, Türk
Edebiyatı Tarihi (ed. Talât Sait Halman vd.), Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2007, II,
121-132. Dünden bugüne şerh geleneği ve metin çözümlemede kullanılan modern metotlar
hakkında ayrıntılı bir tasnif ve değerlendirme yapan Rafiye Duru, “Son dönemde yapılan
çalışmaların büyük ölçüde gelenek temelli olduğu” tespitinde bulunmaktadır. Bk. Modern
Metin Çözümleme Teknikleri Bakımından Şerh Geleneği ve İsmail Hakkı Bursevî (Yayınlanmamış
Doktora Tezi), Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, s. 73.
3
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
kullanılmaya başlanmıştır. Tahlil ise şiir söz konusu olduğunda bir tek şiirden
ziyâde, meselâ bir şâirin top yekûn dîvânı veya hacimli bir mesnevîsi
üzerinde belli bir çerçeve dâhilinde yapılan incelemedir.4
Bununla birlikte
“şerh” kelimesi, edebî metinler üzerine yapılan çalışmalarda eski yerini ve
tabiatıyla mâhiyetini korumaktadır.5
Edebiyat sahasında şerhe duyulan ihtiyaç, başlangıçta dil engeli ile
alâkalı gibi görünmekle birlikte şüphesiz bundan ibaret değildir. Bilindiği
üzere İslâmî dönem Türk edebiyatının ilk devresinde İranlı şâirlerin te’siri
büyüktür. İslâmî İran edebiyatının klasikleri, başta Hâfız Dîvânı, Bostan ve
Gülistan olmak üzere tercüme ve şerh yoluyla dilimize kazandırılmıştır.6
Zamanla söz konusu eserlerin Türkçe şerhleri, metne nüfûz bakımından
öyle bir rağbet ve değer bulmuştur ki bu şerhlerden bir kısmı, metinlerin
orijinal diline bile çevrilmiştir.7
Gerçekten de bir eserin yabancı dildeki
4 Saraç, yeni kazandığı anlam ile tahlil terimini, şerhin bir sonraki safhası olarak tanımlamaktadır.
Bk. “Divan Tahlillerine Dair”, İlmî Araştırmalar, sayı: 8, 1999, s. 209.
5 Sayısız örneği olan şerh başlıklı ve konulu çalışmalardan birkaç tanesini hatırlatmak gerekirse
şu isimler verilebilir: Ali Alparslan, “Gazel Şerhi Örnekleri”, Türk Dili, sayı: 415-417, 1986,
s. 248-259; Haluk İpekten, “Gazel Şerhi Örnekleri”, Türk Dili, sayı: 415-417, 1986, s. 260-
290; Cihan Okuyucu, “Gazel Şerhi Örnekleri I”, Erciyes Üniversitesi SBE Dergisi, sayı: 4, 1990,
s. 467-482; Cengiz Gündoğdu, “Mevlânâ’nın Şathiye Türünde Yazdığı Bir Gazelinin Şerhi:
Şerh-i Ebyât-ı Celâleddîn-i Rûmî”, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, III, sayı: 8,
2002, s. 27-46. Metin şerhi geleneği, akademik çalışmalarla devam ederken diğer yandan bu
yayınlar da ayrıca metotlarının mukayeseleri açısından yeni ilmî çalışmalara konu olmaktadır.
Meselâ, Rıdvan Canım, “Metin Şerhi Geleneğimiz Çerçevesinde Tarlan ve İpekten’in
Kaleminden Fuzûlî’nin ‘Sana’ Redifli Gazeli”, Fuzûlî Kitabı: 500. Yılında Fuzûlî Sempozyumu
Bildirileri, haz. Beşir Ayvazoğlu, İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire
Başkanlığı, 1996, s. 129-140; Turgut Koçoğlu, “Nâbî’nin ‘Gelür Gider’ Redifli Bir Gazeline
Walter G. Andrews ve İskender Pala Tarafından Yapılan İki Şerhin Metot Açısından Mukayesesi”,
Turkish Studies, II/3, 2007, s. 376-386.
6 Bu tür şerhlerin başlangıçtan itibaren edebî ve tasavvufî metin şerhleri olmak üzere iki koldan
devam ettiği söylenebilir. Arap ve Fars edebiyatı klasikleri üzerine yazılan Türkçe şerhlerin bir
listesi için bk. Ozan Yılmaz, “Klâsik Şerh Edebiyatı Literatürü”, TALİD, V/9, 2007, s. 278-296.
Ayrıca İstanbul kütüphânelerinde bulunan Türkçe şerhlerin bir listesi için bk. Ömür Ceylan,
Tasavvufî Şiir Şerhleri, İstanbul: Kitabevi Yay., 2000, s. 25-33. Bu tespitlere göre en çok şerh
edilen müstakil eserlerin başında, Fıkh-ı Ekber, Fusûsu’l-Hikem, Mesnevî-i Mânevî, Gülşen-i Râz,
Bostân, Gülistân, Bahâristân gelmektedir. Şerhe konu olan şiirler arasında ilk sıra Kasîde-i Bürde
ve Kasîde-i Bür’e’nindir. Ayrıca Kasîde-i Münferice, Kasîde-i Tâiyye, Kasîde-i Mîmiyye ile
Hz. Mevlânâ ve Urfî’nin şiirlerinin de çok sayıda şerhi yapılmıştır. Yine şiirleri en çok şerh
edilen şâirler arasında, Mevlânâ, Hâfız, Urfî ve İbn Fârız başta gelmektedir.
7 Meselâ, Ahmed Sûdî Bosnevî, Şerh-i Sûdî ber Hâfız, trc. İsmet Settarzâde, I-III, yy., 1968;
Dede İsmail Ankaravî, Şerh-i Kebîr-i Ankaravî ber Mesnevî-yi Ma’nevî-yi Mevlevî, trc. İsmet
Settarzâde, I-III, Tahran 1970; Ahmed Sûdî Bosnevî, Şerh-i Sûdî ber Bostân-ı Sa’dî, trc. Ekber
Behruz, Tebriz 1973; Ahmed Sûdî Bosnevî, Şerh-i Sûdî ber Gülistân-ı Sa’dî, trc. Ali Ekber
Kâzımî, Zeynelâbidîn Çavuşî, Tahran 1970.
4
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
şerhine, söz konusu edebî eseri anadilinde okuyup anlayanların ihtiyaç
duyması mühim bir meseledir. Türk edebiyatı, özellikle “mânâ dili” olarak
nitelenen tasavvufî edebiyat alanında kendi şâirlerini yetiştirmeye baş-
ladıktan sonra, edebî metin şerhleri sadece yabancı dilde, yâni Farsça ve
Arapça yazılmış eserlerle sınırlı kalmayıp okunduğunda anlaşılabilmesi,
lisan dışında, metnin referanslarına vâkıf olmayı gerektiren Türkçe edebî
metinler için de gerekli bir te’lif sahası haline gelmiştir.
Türk edebiyatında müstakil eserlere yazılan şerhler8
dışında, tek tek
bazı şiirlere yazılan şerhler de hayli yekûn tutmaktadır. Bu durum biraz da
bizim edebiyâtımızın yapısı ve muhtevâsı ile alâkalıdır. Eski edebiyatımı-
zın ağırlık noktası nazım olup şiir denildiğinde çok defa gazel kastedilir.9
Farklı anlamalara özellikle müsâit bir dil ile söylenen gazeller, zor intikal
edilen şiirlerdir. Bu şiirlerin sunduğu dünyâya dâhil olabilmek için ilm-i
arûz, ilm-i kavâfî, eşkâl-i nazm gibi tamamlayıcı alanlara10 dair mâlumat
sahibi olmak ve şiirlerde sık işlenen konulara, telmîhlerle işâret edilen
belli başlı hikâyelere ve bu hikâyelerin kahramanlarına dair kâfî miktarda
bilgi sâhibi olmak gerekmektedir. Bunlara ilâve olarak belli başlı edebî sanatlar
hakkında yeterli fikir ve zevk sahibi olmak da lâzımdır. Bütün bu ön
hazırlığa ek olarak şiir diline ve özellikle eski şiirin mânâ boyutunu teşkil
eden irfânî bilgiye âşinâ olmak lâzımdır. Ayrıca bilindiği üzere tasavvufî
şiirlerden bir kısmı daha husûsî bir dille, hakîkatleri ehil olmayanların nazarlarından
gizlemek maksadına binâen örtülü şekilde söylenmiştir. İşte
bu kabil şiirlerde şerhe duyulan ihtiyaç, zarûret hâline gelmektedir.
Şerh edilmek için seçilen şiirlerin bazı müşterek vasıflarından bahsedilebilir.
Meselâ bu şiirler ekseriyetle dinî-tasavvufî muhtevâlı ve emsalleri
arasında öne çıkan manzûmelerdir. Genellikle doğrudan şiirle alâkalı
olmayan bazı ilimlere dair incelikler, herkesin kolayca vâkıf olamayacağı
8 Burada Bursevî’nin Ferahu’r-Ruh (I-II, İstanbul: Hacı Muharrem Efendi Matbaası, 1294) adlı
Muhammediyye şerhi, Vassâf’ın Gülzâr-ı Aşk (haz. Mustafa Tatcı, Musa Yıldız, Kaplan Üstü-
ner, İstanbul: Dergah Yay., 2006) adını verdiği Vesîletü’n-Necât şerhi ile Cabbarzâde Mehmed
Ârif Bey’in İzâhü’l-Merâm alâ Vilâdeti Seyyidi’l-Enâm adlı Mevlid Şerhi (haz. Ozan Yılmaz, İstanbul:
Kurtuba Kitap, 2011) akla ilk gelen örneklerdendir.
9 Haluk İpekten, “Gazel Şerhi Örnekleri II”, Türk Dili, sayı: 415-417, 1986, s. 261-262.
10 İlmu’l-beyân, ilmu’l-bedî’, ilmu’l-arûz, ilmu’l-kavâfî, ilmu karzi’ş-şi’r, ilmu mebâdîi’ş-şi’r,
ilmu’l-muhâdara, ilmu’d-devâvîn gibi şiirle ilgili ilimlerin bir kısmı için bk. Süleyman Çaldak,
“Taşköprülüzâde’nin Mevzûâtu’l-Ulûm’undaki İlimler Tasnîfi Üzerine”, Fırat Üniversitesi Sosyal
Bilimler Dergisi, XV, sayı: 2, 2005, s. 120-122.
5
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
sırlar içermektedirler.11 Diğer taraftan bu ve benzeri evsâfa sahip olan şiirlerin,
“şathiye” genel başlığı altında toplandığı da bilinmektedir. İşâret
dili, mânâ dili, kuşdili, ağrebü’l-garâib terkipleriyle de nitelenen12 şathiyelerin
ortak özelliği, mecazla örülü sembolik bir dil ile söylenmiş olmalarıdır.
Bu şiirlerin şerhleri, okuyanların istifâdesini hedeflediği kadar, ilk
bakışta dinin zâhirî hükümlerine muhâlif gibi görünen mısrâ ve beyitlerin,
aslında şerîata aykırı olmadığını göstermek maksadına da hizmet
etmektedir.13
Bir şiir beyit sırası esas alınarak baştan sona şerh edilebildiği gibi yanlış
anlaşılmaya müsâit beyitlerin seçilerek şerh edildiği de vâkîdir. Anlaşılabilmesi
için şerhe ihtiyaç duyulan sûfiyâne şiirlerin şârihleri de tabiatıyla
mutasavvıflardır.14 Çoğunlukla şeyh/mürşid makamında olup yorumları-
nın isâbeti teslim edilen bu isimlerin yine büyük kısmı şiirle bizâtihî meş-
gul olan sûfî şâirlerdir. İşte Eşrefoğlu Rûmî (v. 874/1469)’nin bu makalenin
de konusu olan şiiri, bu cümleden bir şathiye15 olup bazı şer’î kaygıları
gidermek için şerh edilmiştir.
I. Kasîde-i Hayrân ve Tesirleri
Eski edebiyâtımızda şiirler, müstakil birer manzûm eser değiller ise genellikle
dîvân içerisinde toplanırlar ve nazım şekillerine göre tasnif edilerek
muayyen bir sıraya göre dizilirler. Şiirin konusu hakkında fikir veren
“tevhîd”, “na’t” veya “münâcât” gibi hatırlatmaların dışında şiirlerin husûsî
ismi yoktur veya belirtilmez. Medhiyelerde övülen kişinin ismi zikredilir,
târihlerde şiire konu olan hâdiseyi hatırlatan çok kısa açıklama cümlesi
bulunabilir; ama bunlar hiçbir zaman günümüz anlayışıyla şiirin başlığı
değildir. Şiirlerin tek tek târihleri de yazılmaz; dîvânların sonunda eserin
te’lîf veya istinsah tarihi kaydedilir. Dolayısıyla ilk bakışta sanatkârın hangi
manzûmesini ne vakit ve hangi hissiyat ile yazdığı veya hangi şiirine
11 Ömür Ceylan, Tasavvufî Şiir Şerhleri, s. 24-25, 73-75.
12 Bu isimlendirmeler arasında özellikle “kuşdili” terkîbi öne çıkmıştır ve “mantıku’t-tayr”
ibâresiyle, “Ey insanlar! Bize kuşdili öğretildi ve bize her şeyden nasip verildi” (en-Neml/16)
Kur’ân-ı Kerîm’de de zikredilmektedir. “Kuşdili” için ayrıca bk. Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatcı,
Türk Edebiyatında Şathiyye, Ankara: Akçağ Yay., 2001, s. 29-32; Bilal Kemikli, “Kuşdiliyle
Konuşmak-Sûfî Şairi Anlamak”, Dergâh, XXXI /244, Haziran 2010, s. 14-17.
13 Süleyman Uludağ, “Şathiye”, DİA, İstanbul 2010, XXXVIII, 371.
14 Ömür Ceylan, Tasavvufî Şiir Şerhleri, s. 35.
15 Türk edebiyatında şathiyelerin bir edebî tür olarak doğuşu ve tekâmülünün anlatıldığı eserde,
şathiye örnekleri arasında Eşrefoğlu’nun şiiri de yer almaktadır. Bk. Kurnaz-Tatcı, Türk
Edebiyatında Şathiyye, s. 96-97.
6
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
husûsî önem atfettiğini anlamak pek mümkün olmaz. Bütün bu tek tipleş-
tirme teâmülü içerisinde yine de zamanla birkaç manzûme diğer şiirlere
nispetle öne çıkarak câzibe merkezi hâline gelebilir. Bu durumda şiir(ler),
bir hüviyet ve isim sahibi olur(lar). Bu şiirlerin isimlendirmeleri konusunda
tek bir kaide bulunmadığından ekseriyetle ya redifleriyle veya ilk
mısrâlarının ilk kelimeleriyle tanınırlar; Yunus’un “Çıkdım Erik Dalına”,
Fuzûlî’nin “Su Kasîdesi”, Sun’ullâh-ı Gaybî’nin “Hüdâ Rabbim” şiirlerinde
olduğu gibi. Eşrefoğlu Rûmî’nin, burada ele alacağımız şiiri ise biraz farklı
şekilde, ilk mısrâın son kelimesine istinâden, “Kasîde-i Hayrân” ismiyle
kayıtlara geçmiştir.
Şerhlerin büyük kısmında söz konusu şiir, “kasîde”16 olarak zikredilmektedir.
Bununla birlikte, şerh hakkında bilgi veren kaynaklarda
aynı şiir, “ilâhî” kaydıyla yer almıştır.17 Oysa şiir, klasik kasîde tertîbine
uymamaktadır. Nazım şekli kasîdeden ziyâde gazel formuna yakındır.
Dinî-tasavvufî edebiyatımızda varlığını şeklen muhâfaza eden gazel,
muhtevâsı farklılaştığı için “gazel-ilâhî” adıyla anılmaktadır. En güzel örnekleri
Yunus Dîvânı’nda görülen bu nazım şekli, Yunus muakkiplerince
de bihakkın temsil edilmiştir. Bu geleneği devam ettiren sûfî şâirlerin,
meselâ Eşrefoğlu Rûmî, Ümmî Sinân, Niyâzî-i Mısrî, Hasan Sezâî’nin
dîvânları da klasik dîvân tertîbine uygun olmayıp bu eserlere ihtivâ ettikleri
dinî muhtevâlı şiirler sebebiyle “dîvân-ı ilâhiyyât” denilmiştir.18
Eşrefoğlu’nun şiiri de nazım şekli açısından gazel-ilâhî formundadır. Şiirin
Dîvân’daki yeri de bu tespiti desteklemektedir; alfabetik sıralamaya
uygun olarak “nun” kafiyeli şiirler arasındadır. Her ne kadar formu açı-
sından isâbetli bir isimlendirme olmasa da şiir burada, şerhlerde yer alan
özel ismiyle, “Kasîde-i Hayrân” şeklinde anılacaktır. Tamamı 19 beyit
16 Elimizdeki bütün şerh metinlerinde söz konusu şiir, “Tecellî şevk-i dîdârun beni mest eyledi
hayrân kasîdesi…” ibaresi içinde, “kasîde” olarak zikredilmektedir. Bu örnekten de anlaşı-
lacağı üzere eski edebiyatımızın özellikle dinî-tasavvufî şûbesindeki şiirler, nazım şekilleri
bakımından keskin çizgilerle tefrik edilememektedir. Meselâ Yunus’un “Çıktım erik dalına”
şathiyesi, şârihler veya müstensihlerce farklı isimlerle nitelenmektedir. Aynı şiir Niyâzî şerhinde
“nutuk” olarak tanımlanırken Bursevî şerhinde “gazel”, Ali Nakşibendî şerhinde, “güfte”
olarak anılmaktadır. Bk. Ömür Ceylan, Tasavvufî Şiir Şerhleri, s. 38, 42, 56. Diğer tasavvufî
şiir şerhlerinde şerhe konu olan şiirler, gazel, nutuk, ilâhî, manzûme, kelimât, nazım, kasîde,
muammâ, ve hattâ makâle gibi birbirinden hayli farklı terimlerle kaydedilebilmektedir.
17 Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1333, I, 17.
18 XIII. asırdan itibâren tekke şâirlerinin kendi şiirlerini diğerlerinden ayırmak ve özellikle
ilhâm kaynaklarını vurgulamak için şiirlerini “ilâhî” adıyla andıkları bilinmektedir. Bk. Mustafa
Uzun, “İlâhî”, DİA, XXII, 65.
7
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
olan Hayrân kasîdesi, arûzun, mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün kalı-
bında söylenmiştir. Tam metin şöyledir:19
1. Tecellî şevk-i dîdârun beni mest eyledi hayrân
Ene’l-Hak sırrını cânum anınçün kılmadum pinhân
2. Aceb hayrân u mestem kim bilişden bilmezem yâri
Gözüm her kande kim baksa görinen sûret-i Rahmân
3. Yüzün görelden ol yârun kamu mahv oldı hep vârum
Fenâ oldum bekā buldum bekāda olmışam sultân
4. Benem ol dertlü dermânı benem her ma’denün kânı
Benem ol dürr-i bî-hemtâ benem ol bahr-i bî-pâyân
5. Semâda seyr ider sırrum cihânın doldı envârum
Mukaddesler cemîîsi benüm sırrumda ser-gerdân
6. Benüm ilm-i ledünnümde hezârân Hızr olur âciz
Benüm her bir tecellîmde niçe Mûsâ olur hayrân
7. Görürsin sûretâ âdem benüm emrümdedür âlem
Felekler ü melekler hep bana mahkûmdur ins ü cân
8. Çürümüş tenlere bir kez eger dirsem bi-iznî kum
Yalın ayak başı açuk duralar kamusı üryân
9. Bu ay u gün bu yılduzlar bu geceler bu gündüzler
Bu yazlar kışlar u güzler benüm emrümdedür yeksân
10.Cihân tılsımınun bendi benüm elümdedir şimdi
Benem bugün bu meydânda benümdür top-ıla çevgân
11.Benem şâhı bu meydânun benem devri bu devrânun
Benem cânı bu cânlarun benümle diridür her cân
12.Benem Mansûrı dâr iden benem ağyârı yâr iden
Benem her vârı vâr iden benem giden benem duran
19 Buraya aldığımız şekliyle şiir, Dîvân’ın tahkikli neşrinde 85. sırada ve “nun” harfiyle kafiyeli
şiirler arasındadır. Mustafa Güneş, Eşrefoğlu Rûmî Dîvânı (İnceleme-Karşılaştırmalı
Metin), Ankara 2000, s. 305-308. İmlâ konusunda büyük ölçüde nâşirin tercihine sâdık kalınmakla
birlikte, şerhte yer alan beyitlerin yazılışı ile birlik sağlamak için gerekli bir takım
müdâhaleler yapılmıştır.
8
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
13.Değülem oddan u sudan yâ toprakdan u yâ yelden
Ben irden var-idüm irden henüz yoğ-idi bu ezmân
14.Zamânsuz bî-zamânam ben mekânsuz bî-mekânam ben
Dü âlemde hemânam ben benem her görinen gören
15.Bu sırra vâkıf olmazlar şular kim olmadı fânî
Ne bilsün sırr-ı Sübhân’ı şular kim sîreti hayvân
16.Ne bilsün mantıku’t-tayrı Süleymân olmayan mürgân
Ne bilsün gökce boncuğı cevâhir bilmeyen nâdân
17.Ne bilsün gark-ı istiğrak ki deryâ olmayan zâhid
Ne bilsün sırr-ı insânı bu yolda olmayan merdân
18.Ne bilsün ehl-i zâhir ehl-i bâtında olan hâli
Ne bilsün kîl ü kāl ehli ne derdini vü ne îmân
19.Sanursın Eşrefoğlı’yam ne Rûmî’yem ne İznikî
Benem ol Dâim ü Bakî göründüm sûretâ insân
Edebî tür olarak da bu şiirin bir ilâhî olduğu söylenebilir. Bilindiği üzere
ilâhî, dinî muhtevâlı şiirlerin genel adı olup henüz sınırları kesin bir şekilde
çizilmemiş bir edebiyat ve mûsikî terimidir. Hayrân kasîdesi bestelenmiştir,20
dolayısıyla her cihetten ilâhîdir. Sûfî şâirlerin şiirleri, sözün Hak Teâlâ ile
irtibâtını vurgulamak üzere nefes veya nutuk olarak da isimlendirilmiştir.
Bu yönüyle şiirin tasavvuf terminolojisindeki karşılığı nutuktur.
Kasîde-i Hayrân tarikat muhitlerinde de ziyâdesiyle tanınan ve sevilen bir
şiirdir. Bestelenmiş şekliyle tekkelerde okunduğu bilinen şiir etrafında bir
menkıbe teşekkül etmiştir. Şiirin, “Çürümüş tenlere bir kez eger dirsem bi-iznî
kum / Yalın ayak başı açuk duralar kamusı üryân” şeklindeki sekizinci beyti
ile ilgili bir rivâyet, Bahrü’l-Velâye’de şöyle anlatılmaktadır: Söz konusu beyit
ahâlî arasında tekrar edilmeye başlayınca, Eşrefoğlu’na muhâlif olan bazı
kimseler tarafından dedikodu malzemesi yapılır. Bu konuşmalar sultânın kulağına
gelir. Meseleyi tahkîk etmek isteyen sultan, sûfî şâiri huzûra dâvet eder
ve Eşrefoğlu’na, “Sen bu söylediğini yapmaya kādir misin?” diye sorar. Eşre-
20 Şiirin bilinen ilk bestesi, Üsküdarlı Zâkirbaşı Ali Efendi’ye aittir. Uşşak makamında ve devr-i
hindî usûlünde bestelenmiştir. Nota için bk. Ali Rıza Şengel, Türk Mûsıkîsi Klâsikleri İlâhîler,
haz. Yusuf Ömürlü, İstanbul: Kubbealtı Neşriyat, 1981, III, 41. Henüz kayıtlara geçmeyen
bir diğer beste, Prof. Dr. Sadettin Ökten’e aittir. Nihâvend makamındaki bu bestesinden bizi
haberdar eden kıymetli hocamıza teşekkür ederiz.
9
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
foğlu, “İhtiyaç olursa Hak Teâlâ dediğimi tasdîk etmeye Kādir’dir” cevâbını
verir. Bunu bir iddiâ olarak gören sultân, ispatlamasını ister. Neticede şeyh,
sultân ve mevzûu bilen insanlar kabristanda toplanırlar. Eşrefoğlu, Eyyühe’lmevtâ
kum bi-izni Mevlâ (Ey ölüler, Mevlâ’nın izniyle kalkınız) deyince, bütün
ölüler kabirlerinden başlarını çıkarıp ayağa kalkarlar. Bu manzaraya şâhit
olanların akılları başlarından gider ve oldukları yerde yığılıp kalırlar. Bunun
üzerine şeyh tekrar; Mûtû ve isterîhû (Ölünüz ve istirahat ediniz) der ve ölüler
mezarlarına girerler; kabristan eski hâline döner. Şâhit olan herkes hayret ve
dehşet içerisinde kalmış ve böylece şeyhin kemâl derecesi de zâhir olmuştur.21
Şiirin Kādirîlik’te, husûsen tarîkatın Eşrefoğlu’na nispetle Eşrefîlik
adını alan kolunda ayrı bir yeri vardır. Kādirîler’de olduğu gibi kıyâmî
zikir icrâ eden diğer tarîkat mensuplarının İstanbul’daki dergâhlarında
da menkıbeye konu olan beyit okunurken kıyam zikrine kalktıkları nakledilmektedir.22
Şiirin, daha doğrusu ilâhînin tarîkat âyinlerinde sıklıkla
okunmasında, bu menkıbenin de te’siri olabilir. Vassâf, eserinin Kādiriyye
bahsinde Hayrân kasîdesini ayrıca kaydettikten sonra, şiirin tam da bu
yönünü, yâni zikrullâh esnâsında okunduğunu, Eşrefoğlu’nun “en ziyâde
mütedâvil olan nutuklarındandır” cümlesiyle vurgulamaktadır.23
Hayrân şiirinin şöhreti, biraz da bu şiire cevap olarak söylendiği kabul
edilen meşhur bir taşlama ile de genişlemiş görünmektedir. “Eşrefoğlu al
haberi” mısrâıyla başlayan ve daha ziyâde bestelenmiş şekliyle tanınan şiir,24
bir halk âşığı olan Hasan Dede (v. 1603-1604)’ye25 âit olup asırlar boyunca
Eşrefoğlu’na, dolayısıyla Hayrân şiirine eleştirel bir karşılık şeklinde tasavvur
edilmiştir. Vaktiyle kimin ortaya attığı bilinmeyen bu görüş, bugün de
sıklıkla tekrar edilmektedir. Oysa Kasîde-i Hayrân, bu kabil bir taşlamayı
veya meydan okumayı gerektirecek muhtevâya sahip değildir. Aralarında
yaklaşık iki yüz sene gibi bir zaman dilimi bulunan ve görüşleri arasında
21 Köstendilli Süleyman Şeyhi, 1001 Sûfî Bahrü’l-Velâye, haz. Sezai Küçük-Semih Ceyhan, İstanbul:
Mavi Yay., 2007, s. 660-661.
22 Adalet Çakır, Mehmet Rif ’at Efendi’nin “Nefhatü’r-Riyâzi’l-Âliye” Adlı Eseri Işığında Anadolu’da
Kādirîlik (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul
2007, s. 458.
23 Osmanzâde Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, İstanbul: Kitabevi
Yay., 2006, I, 101.
24 Sabâ makamında bestelenen bu şiirin tamamı ve notaları için bk. Abdülbâki Gölpınarlı, Alevî
Bektâşî Nefesleri, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1992, s. 29-30, 283.
25 Horasan’dan Karaman’a, oradan şimdiki Kırıkkale’nin Hasan Dede beldesine gelip yerleşmiş
halk şâirlerinden olan Hasan Dede’nin tarihî ve efsânevî şahsiyeti hakkında ayrıntılı bilgi
için bk. Nejat Birdoğan, “Hasandede Kasabası ve Hasan Dede”, Alevi Kaynakları 1, İstanbul:
Kaynak Yay., 1996, s. 83-120.
10
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
belirgin bir fark olmadığı eserlerine bakıldığında anlaşılan bu iki şâirin,
söz konusu şiirleriyle karşı karşıya getirilmesinin son derece isâbetsiz olduğunu
belirtmek gerekir. Hasan Dede’nin bu şiiri Eşrefoğlu Rûmî’ye değil
de kendi döneminde yaşamış olan ve Eşrefoğlu lakabıyla tanınan Ankara
vâlisine hitâben söylemiş olma ihtimâli, hakikate daha yakın durmaktadır.26
Kasîde-i Hayrân’a bir de nazîre yazıldığı görülmektedir. Seyyid Seyfullâh
(v. 1601)27 tarafından yazılan, daha doğrusu nazîre olarak yazıldığını dü-
şündüğümüz şiir,
Tecellî şevk-i zâtınla ben oldum vâlih ü hayrân
Yitürdüm varlığım küllî ki oldum garka-i ummân
beytiyle başlamakta olup Hayrân şiiriyle aynı vezinde ve aynı kafiye ile
söylenmiştir. Tamâmı 65 beyit olan28 şiirin baş kısmında, “Kutbu’l-
ârifîn gavsu’l-vâsılîn Seyyid Seyfullah bin Seyyid Nizâmeddîn kuddise
sırruhu’l-azîz hazretlerinin seyr [u] sülûku esnâsında kendülerden
zuhûr eden nutuklarıdır.”29 şeklinde bir açıklama cümlesi bulunmaktadır.
Eşrefoğlu’nun şiirine kıyasla hayli hacimli olan bu şiir, muhtevâ bakımından
da Hayrân şiiriyle birebir benzerlik göstermektedir. Nazîre olmak vasfını
muhâfaza etmekle birlikte manzûm bir şerh olarak da düşünülebilir.
Ne var ki şiirde böyle bir kayıt bulunmamaktadır. Ayrıca şiirin seçilen bazı
beyitleri, Zağralı Handî (v. 1727) tarafından tahmîs edilmiştir.30
26 Hasan Dede üzerinde müstakil bir çalışması bulunan Nejat Birdoğan, “Eşrefoğlu al haberi”
mısrâıyla başlayan şiirin muhâtabını Eşrefoğlu olarak göstermektedir. Bununla birlikte Hasan
Dede ahfâdından Halil Demirhan adlı kişinin görüşünü, kitabında şu cümlelerle tartış-
maktadır: “Oysa ki Halil Demirhan, bu deyişin o dönemlerdeki Ankara Paşası Eşrefoğlu adındaki
birisine kızarak söylendiğini yazmakta. Acaba daha mı mantıklı? Güya, Hasan Dede’m
bu deyişin etkisi altında o deyişi söylemiş. Ancak, iki deyiş arasında pek anlam birliği yok.
Eşrefoğlu’nun hiçbir deyişi ile bu deyiş arasında ilişki kuramıyoruz. Gerçekten bir müfettişe
söylenmiş sözler gibi geliyor. Hele hele bir iftirayı def’etmek için söylenmiş nefis bir savunma
gibi geliyor.” bk. Nejat Birdoğan, Alevi Kaynakları, I, 101. Aynı bilgi için ayrıca bk. İsmail
Özmen, Alevî-Bektaşî Şiirleri Antolojisi, Ankara: Kültür Bakanlığı, 1998, III, 23-24.
27 Hayatı hakkında bilgi için bk. Necdet Tosun, “Seyyid Nizâmoğlu Seyfullah Hayatı ve Eserleri”,
İLAM Araştırma Dergisi, II/1, 1997, s. 153-164.
28 Seyyid Seyfullah, Divan-ı Seyyid Seyfullah; Mi’râcü’l-Mü’min, Dersaâdet: Matbaa-i Ahmed
Kâmil, 1329, s. 186-190.
29 Seyyid Seyfullah, Divan, s. 186.
30 Bu tahmîsin, Türk Kültürü ve Hacıbektaş Velî Araştırma Kütüphânesi, nr. 413’te kayıtlı
Mecmua-i Eş’âr’da, vr. 30a’da yer aldığını haber veren Ahmet Mermer, ilk bendi makalede iktibas
etmiştir. Bk. “Eşrefoğlu ve Bir Şathiyyesinin Şerhi”, Millî Folklor, VII/53, 2002, s. 107. Söz
konusu tahmîs, şâirin dîvânında yer almamaktadır. Bk. Ayten Şenyurt, Ali Handî ve Dîvânı
(Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2004.
11
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
II. Kasîde-i Hayrân’ın Şerhleri
Eşrefoğlu’ndan bahseden kaynaklarda, şiirlerinden bir kısmının şerh
edildiği bilgisi yer alırken Hayrân şiiri ayrıca vurgulanır. Meselâ Osmanlı
Müellifleri’nde, şiirin ilk beyti iktibas edilmiş ve “ilâhiyyât-ı
âşıkānelerinden” şeklinde tavsîf edilen şiirin “ba’zı urefâ” tarafından şerh
edildiği belirtilmiştir.31 Bu ifâdeden, şiirin birden fazla şerhi olduğu anla-
şılmaktadır. Oysa bu zamana kadar, sadece Abdullah Salâhî-i Uşşâkî’ye âit
şerh bilinmekteydi.32 Başka şerhlerin de olduğu/olabileceği ihtimâlinden
hareketle yaptığımız araştırma neticesinde, şu âna kadar Hayrân şiirinin
dört ayrı şârihini tespit ettik. Ancak yazma eser kütüphânelerinin katalogları
henüz tam anlamıyla ikmâl edilmediği için tespit ettiğimiz şârihlerin
sayısının artabileceği ihtimâlini hatırdan uzak tutmamak gerekir. Ayrıca
bu rakam sadece şârihleri göstermekte olup ulaşılan metin sayısı değildir.
Muhtemel şârihler sırasıyla, Hüseyin Efendi (v. 1105/1693-94),
Niyâzî-i Mısrî (v. 1106/1694), Salâhî-i Uşşâkî (v. 1196/1781) ve İbrahim
Efendi (v. ?)’dir. Bu dört şahsiyet arasında özellikle Niyâzî-i Mısrî ve
Salâhî-i Uşşâkî, dinî-tasavvuf edebiyâtın dîvân sahibi şâirlerinden olup
şârih olarak da temâyüz etmiş iki mühim isimdir.
Burada asıl mühim konu, Kasîde-i Hayrân’ın dört şârihi olmakla birlikte
tek bir metninin olmasıdır. Çünkü elimizde dört ayrı şârihe nispetle
kayıtlara geçen, başka bir deyişle farklı imzâlar taşıyan tek bir metin
bulunmaktadır. Üstelik müelliflerin isimleri, şerhlerin ya giriş kısmında
sebeb-i te’liften önce veya metnin sonunda, sıfatları ile birlikte bizâtihî yer
almaktadır. Yâni yazmaların müellifleri, bazı yazma eserlerin kütüphâne
kayıtlarında gördüğümüz üzere, fişleme hatası sebebiyle yanlış kaydedilmiş
değildir. Sanki dört şârih ayrı ayrı, neredeyse kelimesi kelimesine aynı
olan bir metin kaleme almışlardır. Zaman zaman iki veya daha fazla şâirin
31 Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, I, 17. Aynı bilgi yani birden fazla şârih olduğu bilgisi
başka kaynaklarda da yer almaktadır. Bk. Sâdık Vicdânî, Tarikatler ve Silsileleri (Tomâr-ı
Turûk-ı Aliye), haz. İrfan Gündüz, İstanbul: Enderun Kitabevi, 1995, s. 129; Hüseyin Vassâf,
Sefîne-i Evliyâ, I, 102.
32 Kasîde-i Hayrân’ı son olarak Ahmet Mermer şerh etmiştir. Bu şerh, modern metotla yazılmış
olup her bir beyit önce nesre çevrilmiş, ardından beyitlerde zikri geçen tasavvufî ıstılahlar açıklanarak
beyitlerin tasavvuf düşüncesindeki yeri gösterilmiştir. Bazı beyitlerin açıklamasında
yazar, tek şârih olarak zikrettiği Salâhî’nin şerhinden de alıntılar yapmıştır. Şerhte dikkat çeken
bir başka husûsiyet, şiirin bugün elimizde olan şekliyle, 19 beyit olarak değil de yazma nüshalarında
olduğu gibi ve aynı sırayla 14 beytinin şerh edilmesidir. Şerhin tamamı için bk. Ahmet
Mermer, “Eşrefoğlu ve Bir Şathiyyesinin Şerhi”, Millî Folklor, s. 106-113.
12
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
çok çok bir mısrâ veya beyti arasında tesâdüf edilen bu tür benzerliklere
“tevârüd” denilmektedir. Ne var ki tastamam bir şerh metninin dört
ayrı müellifin kaleminden aynı şekilde çıkması mümkün değildir. Yâni bir
tevârüd örneği ile karşı karşıya olmadığımız âşikârdır. Şu halde şârih ya bu
dört isimden biridir veya bu dört isimden biri olmayıp bir başkasıdır. Asıl
şârihin kim olduğu konusunda şimdilik kesin bir kanâat oluşmadığı için
her bir ismi muhtemel şârih olarak görmek ve kendilerine nispet edilen
yazma nüshaları, bu isimleri anarak tanıtmak tercih edilmiştir.
a. Hüseyin Efendi Şerhi:
Hüseyin Efendi’ye nispet edilen nüsha, Yapı Kredi Sermet Çifter Araştırma
Kütüphanesi, nr. 17’de bir mecmûa içerisinde, 115a
-117a
varaklar arasındadır.
İstinsah tarihi ve müstensihin ismi bulunmamaktadır. Her sahîfede
23 satır vardır. Okunaklı bir ta’lîk hat ile yazılmıştır. Başlık ve şerh edilen
beyitler kırmızı mürekkeple yazılmış olup metinde zikredilen âyet ve hadislerin
üzeri kırmızı mürekkeple çizilerek belirgin hâle getirilmiştir. Eser,
Hüseyin Efendi’ye derkenardaki; “Şârih-i ilâhî el-hâc Evhadüddîn şeyhi
Hüseyin Efendi kuddise sırruhu” ibâresi ve metnin sonunda yer alan,
“Evhadüddîn tekyesi şeyhi Hüseyin Efendi hazretlerinin şerhidir” cümlesi
ile nispet edilmekredir. Baş:
“Şerh-i İlâhî Şeyh Eşref-zâde Abdullâh er-Rûmî el-Kādirî kuddise sırruhu.
Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn ve’ssalâtü
ve’s-selâmu alâ nûri ve alâ âlihi ve ashâbihi ecmaîn. Beyt: Be deryâ
der menâfi’ bî şumârest / Eger hāhî selâmet der kenârest mısdâkınca karye-i
tekye-nişîn iken ihvân-ı safâdan bir azîz gelüp ricâ edüp Eşref-zâde, Tecellî
şevk-i dîdârun beni mest eyledi hayrân kasîdesi nasara yensuru bâbına
muvâfık olmayup i’râb ve binâ kāidesine gayr-ı mutâbık olmağla hâlâ ba’zı
ihvân hayli mütevehhim olup şer’-i şerîfe muhâlifdür deyu çok güft u gû
olmuşdur.”
Son: “İnnî câilün fi’l-ardi halîfeten devleti talebinde tekâsül etdik amâ
Allâh’ı ve Resûlü’nü severiz El-mer’u mea men ehabbe ile saâdet-i sermedî
ve izzet-i ebedîye cümlemizi lâyık eyleye. Âmîn yâ Rabbe’l-âlemîn.
Evhadüddîn tekyesi şeyhi Hüseyin Efendi hazretlerinin şerhidir.”
b. Niyâzî-i Mısrî Şerhi:
Elimizdeki yazma nüshalardan ikisi Niyâzî-i Mısrî’ye âit görünmektedir.
İlki, Süleymaniye Kütüphânesi, Hacı Mahmud Efendi, nr. 3254’te kayıtlı
13
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
müstakil bir yazma risâledir. İstinsah tarihi ve müstensihin ismi bulunmamaktadır.
Güzel bir nesih yazı ile kaleme alınan eser, 13 varaktan ibârettir.
Küçük boy bir deftere her sahîfede 11 satır olacak şekilde yazılmıştır. Eser,
kırmızı mürekkeple metnin başında yer alan; “Kutbu’l-ârifîn gavsü’lvâsılîn
Şeyh Mısrî Muhammed Niyâzî kaddesallâhu esrârehum” ibâresi ile
Mısrî’ye nispet edilmektedir. Şiirin beyitleri kırmızı mürekkeple yazılmak
sûretiyle belirginleştirilmiş, ayrıca metinde zikredilen âyetler harekelenerek
üzerleri kırmızıyla çizilmiştir. Metin şu cümlelerle başlamaktadır:
“Kutbu’l-ârifîn gavsü’l-vâsılîn şeyh Mısrî Muhammed Niyâzî kaddesallahu
esrârehum. Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdü lillâhi Rabbi’l-
âlemîn ve’s-salâtü alâ nûri’l-âlemîn ve alâ âlihi ve ashâbihi ecmaîn. Be deryâ
der menâfi’ bî-şumârest / Ve ger hāhî selâmet der kenârest mısdâkınca karye-i
tekye-nişîn iken ihvân-ı bâ-safâdan bir azîz bize gelüp ricâ edüp Eşref-zâde
merhûmun, [1a
] Tecellî şevk-i dîdârun beni mest eyledi hayrân kasîdesi nasara
yensuru bâbına muvâfık olmayup i’râb binâ kāidesine gayr-ı mutâbık
olmakla hâlâ ba’zı ihvân hayli mütevehhim olup şer’-i şerîfe muhâlifdür
deyu çok güft-gû olmuşdur.”
Son: “İnnî câilün fi’l-ardi halîfeten devleti talebinden tekâsül eyledik
ammâ Allâh’ı ve Resûl’ü severiz. El-mer’u mea ehabbe ile saâdet-i sermedî
ve izzet-i ebedîye yâ Rab cümlemizi lâyık eyle. Âmîn.”
Niyâzî-i Mısrî’ye âit ikinci şerh metni, daha doğrusu Mısrî’ye nispet
edilen ikinci şerh metni, Sadberk Hanım Müzesi Kütüphanesi, Hüseyin
Kocabaş Yazmaları, nr. 320’de kayıtlıdır. İstinsah tarihi 1225 olup müstensihin
ismi yoktur. Bir mecmuânın 51a-55b varakları arasındadır. Her
sahîfede 19 satır vardır. Okunaklı bir nesih ile yazılan eserde başlık, beyitler,
şerhte referans olarak zikri geçen âyet ve hadisler kırmızı mürekkeple
yazılmıştır. Metin, “Cenâb-ı Kutb-ı İrfân Şeyhu’ş-Şuyûh Muhammed Mısrî
Hazretleri’nin şerhleridir” ser levhası ile başlamaktadır:
“Bismillâhirrahmânirrahîm ve bihi. Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn
ve’s-salâtü alâ nûri’l-âlemîn ve alâ âlihi ve ashâbihi ecmaîn. Be deryâ der
menâfi’ bî-şumârest / Ve ger hāhî selâmet der kenârest mısdâkınca karye-i
tekye-nişîn iken ihvân-ı bâ-safâdan bir azîz bize gelüp ricâ edüp Eşref-zâde
kuddise sırruhu hazretlerinin, Tecellî şevk-i dîdârun beni mest eyledi hayrân
kasîdesi nasara yensuru bâbına muvâfık olmayup i’râb binâ kāidesine
gayr-ı mutâbık olmakla hâlâ ba’zı ihvân hayli mütevehhim olup şer’-i
şerîfe muhâlifdür deyu çok güft-gû olmuşdur.”
14
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
Son: “İnnî câilün fi’l-ardi halîfeten devleti talebinde tekâsül eyledik. Ammâ
Allâh celle celâluhû ve Resûlullâh aleyhi’s-selâm hazerâtını ziyâdesiyle severiz.
El-mer’u mea men ehabbe ile saâdet-i sermedî ve izzet-i ebedî umarız.
Yâ Rab cümlemizi lâyık eyle. Âmîn. Sene 1225 Fî 27 Ş[a’bân].”
c. Abdullah Salâhî-i Uşşâkî Şerhi:
Kasîde-i Hayrân şerhi yazmalarının büyük çoğunluğu, Salâhî’ye nispet
edilmektedir. Bu nüshalardan metin mukayesesine dahil edilecek olanı,
Süleymaniye Kütüphânesi, Uşşaki Tekkesi, nr. 254’te kayıtlı ve tarihlidir.
İstinsah tarihi 1309 olan nüshada müstensih ismi bulunmamaktadır. Bir
mecmûa içerisinde bulunan risâle, 5 sahîfeden ibâret olup varak numaraları
yoktur. Yalnız son sahîfe kenarına kurşun kalemle “60” rakamı yazılmıştır.
Her sahîfede 22 satır mevcuttur. İşlek ve okunaklı bir rik’a ile yazılmıştır.
Bu yazmada diğer nüshalardan farklı olarak, şerh edilen şiirin her
bir beytinden önce kırmızı mürekkeple; “Kāle Eşrefzâde kuddise sırruhu”
ibâresi yer almaktadır. Eserin başına kırmızı mürekkeple, “Güfte-i Eşref-i
Rûmî kuddise sırruhu şerh-i eş-Şeyh Abdullâh-ı Salâhî Balıkesîrî” ibâresi
mevcuttur. Baş:
“Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn ve’s-salâtü
ve’s-selâmu alâ Resûlinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmaîn. Beyt:
Be deryâ der menâfi’ bî şumârest / Eger hāhî selâmet der kenârest mısdâkınca
bu hakîr Salâhî derd-mende ihvân-ı safâdan bir azîz gelüp ricâ tarîkı ile
Hazret-i Eşref-zâde merhûmun, Tecellî şevk-i dîdârun beni mest eyledi
hayrân kasîdesi nasara yensuru bâbına muvâfık olmayup i’râb ve binâ
kāidesine gayr-ı mutâbık olmağıla hâlâ ba’zı ihvân hayli mütevehhim olup
şer’-i şerîfe muhâlifdür deyu çok güft u gû eylemişlerdir.”
Son: “İnnî câilün fi’l-ardi halîfeten devleti talebinde tekâsül etdik. Ancak
Allâh’ı ve Resûl’ünü severiz. El-mer’u mea men ehabbe ileyhi saâdet-i
sermedî ve izzet-i ebediyyeye Bârî cümlemizi lâyık eyleye. Âmîn. Temmet.
Sene 1309.”
Salâhî’ye âit ikinci yazma Süleymaniye Kütüphânesi, Uşşaki Tekkesi,
nr. 300’de kayıtlı bir mecmûa içerisinde, 91b
-95a
varaklar arasındadır. İstinsah
tarihi ve müstensih ismi bulunmamaktadır. Ta’lîk hatla yazılmış
olan metnin her sahîfesinde 19 satır vardır.
Üçüncü nüsha yine Süleymaniye Kütüphânesi, Uşşaki Tekkesi nr.
108’de kayıtlı bir mecmûanın 50b
-53b
varakları arasındadır. İstinsah ta-
15
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
rihi ve müstensih ismi belirtilmemiştir. Rik’a ile yazılmış metnin her
sahîfesinde 21 satır vardır.33
Salâhî’ye âit bir diğer nüsha Süleymaniye Kütüphânesi, Uşşaki Tekkesi
nr. 99’da kayıtlı bir mecmûa içerisinde, 37b
-40b
varaklar arasındadır. İstinsah
tarihi ve müstensih adı yoktur. Rik’a hatla yazılmış olup her sahîfede
21 satır vardır. Bu metin de öncekiler gibi Salâhî’nin diğer şerhlerinin bulunduğu
bir mecmûa içerisindedir.
Salâhî’ye ait şerh nüshalarından üçü, Atatürk Kitaplığı, Osman Ergin
Yazmaları, nr. 58/8’de (83b
-86a
varakları arasında), nr. 832/1’de (1b
-6a
varakları
arasında) ve nr. 997/1’de (1-6a
varakları arasında) kayıtlıdır.34
Salâhî’ye âit bir başka nüsha, Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi,
Gaziantep İl Halk Kütüphanesi Koleksiyonu, nr. 3552’te kayıtlı bir
mecmûa içerisinde 181b-186a varaklar arasındadır. Hurde ta’lîk hatla yazılmış
olup her sahîfede 21 satır vardır.
d. İbrâhîm Efendi Şerhi:
İbrâhîm Efendi’ye nispet edilen nüsha, Millî Kütüphâne, 3763/4 nr.da kayıtlı
bir mecmûa içerisinde 104b
-107b
varaklar arasındadır. Derviş Hamza
Nakş-bendî tarafından 1237 tarihinde istinsah edilmiştir. Satır sayısı
15’tir. İşlek bir rik’a ile yazılmıştır. Hayrân şiirinin beyitleri kırmızı mü-
rekkeple yazılmış olup metinde zikri geçen âyet ve hadislerin üstü kırmı-
zı çizgi ile belirginleştirilmiştir. Eser İbrâhîm Efendi’ye, son sahîfedeki,
“Tarîk-ı Sa’diyye meşâyihlerinden eş-şeyh İbrâhîm Efendi merhûm şerh
buyurmuşlardır” ibâresi ile nispet edilmektedir. Baş:
“İnnehû min Süleymân ve innehû Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdü
lillâhi Rabbi’l-âlemîn ve’s-salâtü ve’s-selâmu alâ Resûlinâ Muhammedin
nûri’l-kevneyni ve alâ âlihi ve ashâbihi ecmaîn. Ammâ ba’d: Beyt Be
deryâ der menâfi’ bî şumârest / Ve ger hāhî selâmet der kenârest mısdâkınca
kariyye-i Hafsa’da kûşe-nişîn iken ihvân-ı safâ vü yârân-ı bâ-vefâdan biri
gelüp ziyâretimiz ricâ edüp Eşref-zâde kaddesallâhu sırrahu’l-azîz hazretlerinin,
şevk-i dîdârun beni mest eyledi hayrân kasîdesi nasara yensuru
33 Salâhî’nin hayatı ve eserleri üzerinde kapsamlı bir çalışma yapan Mehmet Akkuş, eserinde
bu nüshayı tanıttıktan sonra bazı pasajları iktibas etmiştir. Bk. Abdullah Salâhaddîn-i Uşşâkî
(Salâhî)’nin Hayatı ve Eserleri, Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı, 1998, s. 129-131.
34 Osman Ergin Yazmaları Alfabetik Kataloğu, haz. Nail Bayraktar, İstanbul 1993, I, 133, 136;
age, haz. Nail Bayraktar-Hüseyin Türkmen, İstanbul 2003, IV, 127.
16
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
bâbına muvâfık olmayup i’râb binâ kāidesine mutâbık olmamak ile ba’zı
ihvân hayli mütevehhim olup şer’-i şerîfe muhâlifdür deyu çok güft-ı gû
olmuşdur.”
Son: “İnnî câilün fi’l-ardi halîfeten devletini talebde tekâsül etdik amâ
Allâh ve Resûlü’nü severiz. El-mer’u mea men ehabbe ile saâdet-i sermedî ve
izzet-i ebedîne yâ Rab cümlemizi lâyık eyle. Âmîn yâ Rabbe’l-âlemîn ve yâ
Hayre’n-nâsırîn. Bu kasîde[y]i Havs[a]’da Tarîk-ı Sa’diyye meşâyihlerinden
eş-şeyh İbrâhîm Efendi merhûm şerh buyurmuşlardır. Tahrîr fî 5
Cemâziyelevvel sene 1237. Sevvedehu el-fakr attâr es-seyyid dervîş Hamza
be-tarîk-ı Nakş-bendî gaferallâhu lehu.”
Şeyh İbrahim Efendi’ye nispet edilen ve “Şerh-i Kasîde-i Eşref-zâde”
adıyla kayıtlı olan bir diğer nüsha, İzmir Milli Kütüphanesi, Türkçe Yazmaları,
nr. 327’de bulunmaktadır. İstinsah tarihi 1245’tir. Nesih hatla
yazılmış olup mecmûanın 58b
-62a
varakları arasındadır. Her sahîfede 19
satır vardır.
e. Müellifi Belirtilmeyen Şerh:
Yukarıda tanıtılan yazmalardan başka, baştan sona elimizdeki metinlerle
aynı olduğu halde herhangi bir müellife nispet edilmeyen bir nüsha daha
bulunmuştur. Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi, Burdur İl Halk
Kütüphanesi Koleksiyonu, nr. 1001’de kayıtlı olan bu nüsha, ta’lîk hatla
yazılmış olup bir mecmûanın 65a
-69b
varakları arasındadır. İstinsah tarihi
ve müstensih ismi bulunmamaktadır. Diğer nüshalardan farkı, eserin sonunda,
“Temmet terceme-i Kasîde[-i] Eşref-zâde” kaydının bulunmasıdır.
Tercüme kelimesinin dilimizde kazandığı geniş anlam yelpâzesi dikkate
alınarak bakıldığında, kelimenin burada “şerh” mânâsında kullanıldığı
anlaşılmaktadır. Yalnız eserin kataloga, “Terceme-i Kasîde-i Eşref-zâde”
şeklinde işlenmiş olması, araştırmacılar açısından nispeten yanıltıcı olabilmektedir.
III. Kasîde-i Hayrân Şerhi’nin Âidiyeti Meselesi
Kasîde-i Hayrân’ın bilinen tek şerhini farklı müelliflere nispet eden yazmaların
bulunması, bu zamana kadar bilinen tek şârih Salâhî konusuna
ihtiyatla yaklaşma zarûretini, en azından bu bilgiyi yeniden tahkîk etmek
mecburiyetini getirmiştir. Şerhin gerçek müellifi konusuna açıklık getirebilmek
için yapılacak ilk şey, ismi geçen diğer müelliflerin de en az Salâhî
kadar bu şerhi kaleme almış olma ihtimâlini göz önünde bulundurmak-
17
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
tır. Bir başka deyişle, Salâhî dışındaki diğer üç ismi, şerh yazmış olma
ihtimâlleri bakımından aynı mesâfede görmek gerekmektedir.
İncelediğimiz şerhlerin hiçbirisi müellif hattı değildir. Bu sebeple müellifi,
sadece yazmalardan hareketle ve kat’î şekilde tespit etmek imkânı yoktur.
Metinlerde te’lîf tarihi olmadığı gibi müellifi teşhis etmeye dolaylı da
olsa katkı sağlayacak olan istinsah tarihleri de yeteri kadar yardımcı olmamaktadır.
Yazmaların sadece dördünde tarih vardır. En eski nüsha, 1225
tarihli olup Niyâzî-i Mısrî’ye izâfe edilen metindir. İbrâhîm Efendi’ye nispet
edilen iki nüshadan ilki 1237, diğeri 1245 tarihinde istinsah edilmiştir.
En yeni nüsha 1309 tarihli olup Salâhî nüshasıdır.35 Yazmalardaki kayıtlar
asıl müellifin tespiti için yeterli olmayınca geriye, metnin muhtevâsından
hareketle müellifin kimliğine dâir tahmin yürütme ihtimâli kalmaktadır.
Bunun için de şerh metnine biraz daha yakından bakarak muhtemel müelliflerin
diğer te’lifatı ile şerh arasında paralellik olup olmadığını tespit edebilmek
lâzımdır. Hayrân şerhi, lugat ve belâgat ağırlıklı bir şerh olmayıp
tasavvufî bir şerhtir. Dolayısıyla muhtevâdan hareketle müellifi teşhis için
klasik şiir bilgisinden ziyâde tasavvuf düşüncesi içerisinde gelişen ekoller
arasındaki nüansları tefrîk edebilecek donanıma sâhip olmak gerekmektedir.
Ayrıca bu metotla varılan neticenin yüzde yüz isâbetinden bahsetmek
hiçbir vakit mümkün değildir. Yine de şerh metni kendilerine izâfe edilen
dört ismin ilmî şahsiyetlerine, böyle bir şerh yazıp yazmayacakları nokta-i
nazarından bakmak, asıl müellifin en azından kim olmadığı konusunda
bir fikir verecektir.
a. Şerh Metninin Hüseyin Efendi’ye Âidiyeti İhtimâli
Hayrân şerhi yazmalarından biri, Evhadüddîn tekkesi veya Hacı Evhad
tekkesi36 şeyhi lakabıyla mâruf olan Hüseyin Efendi’ye izâfe edilmektedir.
İsmi, irşâd makamında bulunduğu tekke ile birlikte anılan Hüseyin Efendi
ayrıca Kutub Hüseyin Efendi olarak da tanınmıştır. Halvetiyye’nin Sivâsî
şûbesi meşâyihinden olup Abdülehad Nûrî’nin halîfelerindendir. Seyyid
35 İstinsah tarihi bulunan nüshalar sırasıyla şunlardır: Sadberk Hanım Müzesi Kütüphanesi,
Hüseyin Kocabaş Yazmaları, nr. 320; Millî Kütüphâne, nr. 3763/4; İzmir Milli Kütüphanesi,
Türkçe Yazmaları, nr. 327 ve Süleymâniye Kütüphânesi, Uşşâkî Tekkesi, nr. 254.
36 Yedikule yakınlarındaki bu tekke, 1343/1924-25’te Sünbülî dergâhları arasında gösterilmektedir.
Bk. Osmanzâde Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, V, 309. Tekke’nin tarihi ve postnişînleri
için ayrıca bk. Zâkir Şükrî Efendi, Die Istanbuler Derwisch Konvente und Ihre Scheiche
(Mecmua-ı Tekâyâ), haz. Mehmet Serhan Tayşi, yy., 1980, s. 35; İbrahim Baz, Abdülehad Nûrî-i
Sivâsî, İstanbul: İnsan Yay., 2007, s. 223-225.
18
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
Hüseyin mahlasıyla şiir söylemiştir.37 Eserleri arasında Eşrefoğlu şerhi
zikredilmemektedir.38 Kütüphânelerde eserlerinden yalnızca ikisinin izine
rastlanmış olup bunlardan ilki, Risâletü’l-Ferâiz adında, üç varaktan ibâret
bir risâledir.39 Er-risâletü’d-Devrâniye ve İânet li-Erbâbi’t-Tarîka adlı diğer
eseri, otuz beş varak olup semâ ve devrân ile ilgili risâlelerin toplandığı bir
mecmûa içerisindedir.40 Hüseyin Efendi’nin eser listesi içerisinde herhangi
başka herhangi bir tasavvufî şiir şerhi de mevcut değildir.
Kendisinden bahseden kaynakların sadece birinde, Tuhfe-i Nâilî’de;
“Eşref-zâde Hüseyin Efendi, Eşref-zâde Abbas Efendi’nin oğludur” cümlesiyle
tanıtılmaktadır.41 Diğer kaynaklarla destekleyemediğimiz bu bilgi,
Hayrân şerhi ile olmasa da Hayrân şiiri ile Hüseyin Efendi’yi birbirine
yaklaştırmaktadır. Yâni müellifin, şâyet büyük ceddi ise Eşrefoğlu’nun şiirini
okumuş olma ihtimâli hayli yüksektir. Fakat yine de şerhin Hüseyin
Efendi’ye âit olup olmadığı konusunu tartışmak için elimizde, Hüseyin
Efendi adına kayıtlı Sermet Çifter nüshasından başka bir mâlûmât yoktur.
Hayrân şerhi ile Hüseyin Efendi arasında, son derece dolaylı da olsa şöy-
37 Ayrıntılı bilgi için bk. Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, III, 500-501; Bursalı Mehmed Tâhir,
Osmanlı Müellifleri, I, 62. Ancak Şeyhî Mehmed Efendi, Hüseyin Efendi’nin “mahlasdan
ârî ilâhiyyât ve eş’ârı vardır” diyerek mahlas kullanmadığını söylemektedir. Bk. Şakaik-ı
Nu’maniye ve Zeyilleri, haz. Abdülkadir Özcan, İstanbul: Çağrı Yay., 1989, IV, 94-95.
38 Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, III, 500-501’de Hüseyin Efendi’nin eserleri: “Mecmau’t-Tefâsîr,
Risâle-i Devrâniyye, Ferâiz Şerhi, İzzî Şerhi, Dîvân” sırasıyla yer almaktadır. Şeyhî Mehmed
Efendi, eserleri arasında Dîvân’dan bahsetmemektedir. Bk. Şakaik-ı Nu’maniye ve Zeyilleri, IV,
94. Aynı şekilde Osmanlı Müellifleri’nde de eserleri arasında Dîvân sayılmamakta, fakat “Seyyid
Hüseyin” mahlaslı ilâhiyyâtı olduğu söylenmektedir. Bk. age, I, 62.
39 Bu risâlenin çeşitli koleksiyonlarda pek çok nüshası mevcuttur. Meselâ bk. Süleymaniye
Kütüphânesi, A. Tekelioğlu, nr. 817/1; Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphânesi, Konya İl
Halk Kütüphânesi, nr. 3643/1; Aynı kütüphâne, nr. 4928/4; Aynı kütüphâne, nr. 4928/8.
40 Süleymaniye Kütüphânesi, Veliyyüddin Efendi, nr. 3602. Bir başka nüsha, Beyazıt Devlet
Kütüphânesi, Veliyyüddin Efendi, nr. 3602’de kayıtlıdır.
41 Mehmet Nâil Tuman, Tuhfe-i Nâilî, haz. Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatcı, Ankara: Bizim Büro
Yay., 2001, I, 200-201. Nâil Tuman’ın verdiği kaynaklar tetkik edilmesine rağmen maalesef
bu bilginin başka bir kaynakta tekrarı tespit edilememiştir. Yalnız Hüseyin Efendi’nin “Eşrefzâde”
neslinden gelmiş olabileceğini destekleyen dolaylı da olsa bir bilgi mevcuttur: Kutub
Hüseyin Efendi, torunu Seyyid Abdülkerim Efendi (v. 1181/1767-68)’ye, Dâvut Paşa Camii
yakınında olan ve Ördek Baba tekkesi olarak bilinen bir Eşrefî zâviyesinin şeyhliğini işâret
etmiş, söz konusu tekkenin meşîhatı da Abdülkerim Efendi ile başlamıştır. Başbakanlık Osmanlı
Arşivi’ndeki iki belgeye istinâd eden bu konu hakkında ayrıntılı bilgi için bk. Adalet Çakır,
age, s. 541-543. Buradan şöyle bir netice çıkarılabilir: Kādirîlikte yaygın bir gelenek olan
evlâdiyet geleneğine göre post-nişînlerin umûmiyetle neseben de Kādirî oldukları bilinmektedir.
Bu durumda Seyyid Abdülkerim Efendi’nin ve dolayısıyla Kutub Hüseyin Efendi’nin de
Eşref-zâde ahfâdından olma ihtimalleri belirginlik kazanmaktadır. Böylece, Tuhfe-i Nâilî’de
Hüseyin Efendi’nin sıfatı olarak zikredilen “Eşref-zâde” vurgusu da bir karşılık bulmaktadır.
19
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
le bir irtibat daha vardır: Muhtemel şârihlerden biri olarak tetkîk edilen
Niyâzî-i Mısrî, Hüseyin Efendi’nin adıyla birlikte anılan Hacı Evhad tekkesinde
bir hücrede bir müddet i’tikāfa girmiştir.42 Yâni Hüseyin Efendi’nin
şerh ile değil de muâsırı olan diğer bir muhtemel şârih ile bir süre de olsa
aynı tekkede bulunmuş oldukları bilinmektedir. Ancak görüşüp görüşmediklerine
dâir bir kayıt mevcut değildir. Belki de bu râbıta, daha sonra yapılacak
araştırmalara, bugün tamamlayıcı bilgilerden mahrum olduğumuz
için tahmin yürütemeyeceğimiz türden bir katkıda bulunabilir.
Hüseyin Efendi’den bahseden kaynaklar, onun âlim, zâhid ve müteşerri’
bir zât olduğuna vurgu yapmaktadırlar. Hacı Evhad zâviye şeyhliği yanında
kürsü vâizliği vazîfesini de deruhte etmiş, son olarak Süleymâniye kürsü
vâizliğine getirilmiştir.43 Bütün kaynaklarda tekrar edilen ve “Dervîş olan
âşık gerek ol yolda hem sâbit gerek / Ahkâm-ı Kur’ân’a uyup hem sünnete
râgıb gerek”44 beytiyle başlayan ilâhî, ondaki şerîat vurgusunu açıkça göstermektedir.
Bir tek şiirden hareketle Hüseyin Efendi’nin tasavvufî görüşü
hakkında hüküm vermek elbette isâbetli olmayacaktır. Ancak yine de şiire
yansıyan din gayretinin, Hayrân şerhinin yazılma sebebi ve muhtevâsına
yakın durduğunu söylemek yanlış olmaz. Yâni, Hüseyin Efendi’nin, şerhin
müellifi olma ihtimâli göz önünde bulundurulmalıdır.
b. Şerh Metninin Niyâzî-i Mısrî’ye Âidiyeti İhtimâli
Muhtemel şârihlerden biri, Niyâzî-i Mısrî’dir. Yunus çizgisinde şiir söyleyen
Mısrî, esâsen Eşrefoğlu’nun şiirlerine de yabancı değildir. Kendi el
yazısıyla tertip ettiği iki mecmûaya seçerek kaydettiği şiirler arasında,
Eşrefoğlu’nun şiirleri de vardır.45 Bir şâirin şiirlerini okumuş ve beğenmiş
olmak, elbette şerh etmek için yeterli delil teşkil etmez. Mısrî gerçi
42 Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, V, 75: “Şeyh Elîf Efendi, Tenşîtu’l-Muhibbîn’de yazıyorlar ki,
şeyhu’l-ârifîn kıdvetü’l-muhakkıkîn Hz. Şeyh Mısrî en-Niyâzî İstanbul’da, Yedikule civârında
bir hücrede i’tikâf buyurmuşlardır. Bu hücre el-ân hüsn-i muhâfaza olunur. Burada bilâhare
mesnevî-hân Hüsâmeddîn Efendi merhûm teberrüken oturmuştur.”
43 Şakaik-ı Nu’maniye, IV, 94.
44 “Terk eyleyip ser-keşliği isbât ede dervîşliği / İzhâr edüben merdliği hem kâmile tâlib gerek”
için bk. Sâlim Efendi, Tezkiretü’ş-Şuarâ, haz. Adnan İnce, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih
Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, 2005, s. 289. Ayrıca isminin yer aldığı “Seyyîd
Hüseyin-i derd-mend bu yolda olsun serd-mend” son mısrâ için bk. Tezkire-i Safâyî, haz. Pervin
Çapan, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi,
2005, s. 285; Şakaik-ı Nu’maniye, IV, 94.
45 Abdülbaki Gölpınarlı, “Niyâzî-i Mısrî”, Şarkiyat Mecmuası, VII, 1972, s. 204, 208.
20
Meliha YILDIRAN SARIKAYA
şârihtir, Yunus’un iki şiirine şerh yazmıştır.46 Hayatı ve tasavvufî görüşleri
üzerinde bir hayli akademik çalışma bulunan Mısrî’nin eserleri arasında,
Hayrân şerhinden bahsedilmez.47 Oysa elimizde bulunan şerh nüshalarından
ikisi, üstelik istinsah tarihi en eski olanı, Mısrî’ye izâfe edilmektedir.
Şerh metninin başında, sebeb-i te’lif bölümünde şöyle bir açıklama yer
almaktadır: “Ba’zı ihvân hayli mütevehhim olup şer’-i şerîfe muhâlifdür
deyu çok güft u gû olmuşdur. Bu kasîdenin şer’a tatbîkın ve Eşref-zâde’nin
kelâmının te’vîlin ricâ ederim.” Pek çok tasavvufî şiir şerhinde tesâdüf
olunan bu kabil bir açıklama, kısaca “çevreden gelen ısrarlı talepler” şeklinde
kalıplaştırılabilir. Belirtilen gerekçeye göre, müellife mürâcaatta
bulunarak yukarıda alıntılanan cümleleri kuran kişi, “ihvân-ı bâ-safâdan
bir azîz”dir; yâni şârihin değer verdiği bir kimsedir. Bu kişi aynı zamanda
Eşrefoğlu’nun şiirine şüphe ile bakan ve şiirin şerîata muhâlif unsurlar
taşıdığını düşünen bir zümrenin, yazılacak şerh ile susturulmasını istemektedir.
Konu, sebeb-i te’lif bölümüne bu şekilde taşındığına göre, yâni
şârih bu talebi dikkate alarak şerh yazmaya karar verdiğine göre, söz konusu
“mütevehhim” yaklaşımı müsâmaha ile karşılıyor demektir. Doğrudan
böyle olmasa bile, en azından Eşrefoğlu’nun şiiri hakkında olumsuz
konuşan bir topluluğun âdetâ sözcülüğünü üstlenen bir dostuna az da olsa
hak verdiği anlaşılmaktadır. Neticede şiirin şerîat dâiresinde olup olmadı-
ğı konusunun hayli tartışıldığı anlaşılmaktadır.48 Burada sorulacak soru,
bu tavrın muhtemel şârihlerden hangisine yakın durduğu olmalıdır. Daha
doğru bir ifadeyle, dört isimden hangisi Eşrefoğlu hakkında ileri sürülen
bu türden bir şüpheyi ciddîye alıp şerhe tevessül eder? Meselâ Niyâzî-i
Mısrî, böyle bir itirazı hoş veya haklı görebilir mi? Bu suâlin cevâbını kesin
olarak verebilmek elbette mümkün değildir. Zaten eski metinlere bu tür
sorular yönelterek çözüm arayışına gitmek, bizde henüz yaygın olarak tatbik
edilen bir metot değildir.
46 Yunus’un iki şiirini şerh etmiştir. Bk. Kenan Erdoğan, Niyâzî-i Mısrî Dîvânı, Ankara: Akçağ
Yay., 1998, s. CLVIII-CLIX.
47 Sadece Kenan Erdoğan, “Niyâzî’ye Ait Olduğu Söylenen Diğer Eser ve Risâleler” başlığı altında,
herhangi bir yorum yapmadan, Süleymaniye Kütüphânesi, Hacı Mahmud Efendi, nr.
3254’te kayıtlı nüshayı zikretmiştir. Bk. Niyâzî-i Mısrî Dîvânı, s. CLXI.
48 Burada dikkat çeken husus, şiir üzerindeki şüphelerden ziyâde üsluptur. Kasîde-i Hayrân’dan
bahsettiği bir paragrafta Vassâf, aynı konuyu çok daha yüksek bir dil kullanarak şu cümlelerle
ifâde etmektedir: “(…) Tamâmen tevhîd-i zât neş’esiyle söylenmiştir. İlm-i zâhir neş’esiyle
tevfîk-i ma’nâda zorluk çekilir. Hz. Şeyh’in kemâlât-ı ârifânelerinin mertebe-i bülendine
delâlet eder.” Bk. Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, I, 102.
21
Bir Şerh Dört Şârih: Eşrefoğlu’nun Kasîde-i Hayrân Şiirinin Şerhleri ve Bu Şerhlerin Âidiyeti Meselesi
Şerhe, muhtevâ açısından bakıldığında, muhtasar bir metin olması-
na rağmen, beyitlerin genel olarak hangi tasavvufî yaklaşıma göre açıklandığı
az çok anlaşılmaktadır. Meselâ, hemen ikinci beyitte yer alan;
“Gözüm her kande kim baksa görünür sûret-i Rahmân” mısrâını şârih,
“Hazret-i Rahmân sûretden münezzehdir; ya’nî sûret-i rahmet-i Rahmân’ı
müşâhade ederim” cümlesiyle te’vîl etmeyi tercih etmiştir. Şârihin,
Rahmân’ın tecellîsine dâir tasavvurunu göstermesi bakımından temsil de-
ğeri olan bu cümle, aynı zamanda şerhe hâkim olan tasavvufî anlayışı da
yansıtmaktadır. Oysa Niyâzî-i Mısrî, söz konusu mısrâı böyle bir tevcîh
ile şerh etmek bir yana, bizâtihî benzer beyitler söylemiş bir sûfî şâirdir.
Birkaç örnek vermek gerekirse;
Hakk’ı istersen yüri insâna bak
Şems-i zât yüzinde rahşân eylemiş
Hak yüzi insân yüzinden görinür
Zât-ı Rahmân şeklin insân eylemiş49
beyitlerinde Mısrî, Eşrefoğlu’nun mısrâını biraz daha tahsîs ederek,
Rahmân’ın insan yüzünde tecellî ettiğini söylemektedir. Aynı yaklaşımı
görmek bakımından,
Âdem’ün vechinde Hakk’ı görmedi İblis la’în
Sûretâ gördi ki bir �
İman Allah'a inanmak demektir. Allah, her şeyi bildiği ve gördüğü halde, kendisi elle tutulur, gözle görülür ve beş duyu ile algılanır bir şey olmadığına göre, hayal âlemimizde bir Allah yaratıp, O'na mı inanacağız? Tabiatıyla hayır!.. O halde Allah'a inanabilmek için önce O'nu bildirene, yani Peygamberi'ne inanmak gerekir. Çünkü, böyle olmasaydı Peygamber göndermesine gerek kalmazdı.
Hazret-i Peygamber bundan bin dört yüz küsur sene önce gelmiş ve altmış üç yıl yaşayıp, geldiği âleme dönmüştür. Kur'an vardır, ama o da ne kadar anlatırsa anlatsın, anlattıklarını ancak zekâ kapıları açık olanlar anlayabilir. O halde Allah'ı anlayabilmenin yolu; Hazret-i Peygamber'in, Ledün ve tasavvuf ilmini öğretmekle görevlendirdiklerinden (Hazret-i Ali ve Ebubekir) bu ilimleri tevarüs eden birini bulup, onun yolunu takipten geçecektir. Bunlar gerçeği birbirlerine öğrete öğrete, malumatı günümüze kadar taşımışlardır. Özellikle de Hazret-i Ali kanalından gelenler...
Peygamberimiz'deki bu nur, tasavvuf ilim ve eğitimi sayesinde ilelebet devam edecek ve ona nail olan mürşitlerce ümmete ışık saçmaya devam edecektir. “Amentü bimürşidihi” (Mürşide iman ederim) meselesi buradan kaynaklanmaktadır.
Allah, görülmekten münezzeh olduğu halde Kur'an'da: “Kim ki dünyada kördür ahirette de kör olacaktır” <17-72> ve “Biz ona şah damarından daha yakınız” <50-16> buyurmaktadır. Ayrıca: “Allah çok yakındır. O'nu yakında arayın”, “Üç kişi gizli konuşmaz ki, dördüncüleri Allah kendisi olmasın, beş kişi gizli konuşmaz ki altıncıları O olmasın, daha az olsunlar, daha çok olsunlar, nerede olurlarsa olsunlar Allah onlarla beraberdir” <58-7> âyet ve Hadisleri Allah'ın bize ne kadar yakın olduğunu; “Kâlb-i mü'min beytullah”, “Kâlb-i mü'min arşullah”, “Kâlb-i mü'min hazâinullah” Hadisleri de, O'nun kâlbimizde bulunduğunu gösterdiğine göre (bu hadisler inananlar için geçerlidir), bu gerçekleri kendisinde tahakkuk ettirip, görmüş olan mürşide şüphesiz olarak iman etmek, yani iman-ı kat'i ile bağlanmak ve onu rabıta ile içinde yaşatmak gerekir. Çünkü, iman, inanılanın kanatları altına girmek demektir. Mürşit ise, bir ayna gibi O'nu yansıtan kişidir.
Müslüman olabilmenin ilk şartı iman etmek, yani inanmaktır. Bir insan veya salik karşısındakine, yani mürşidine inanıp, ona gelmese el alabilir mi? Saliğin bu inanışı, surette mürşidine olsa bile, sirette Allah'a inanıştır. Bu nedenle insan-ı Kâmil'e: “Âdem-i mana” denir. Yoksa dışardan bakıldığında onun da diğer insanlardan bir farkı yoktur. Bu durumu Hazret-i Peygamber: “Ben de sizin gibi beşerim” <41-6> diyerek belirtmiştir. Nitekim yaşantısında da herkes gibi yemiş, içmiş, uyumuş, evlenmiş, çocuk sahibi olmuştur. Bu beşeri vasıflarının dışında öyle bir ruhu vardır ki, o yüceliğe hiç kimse ulaşamadığı için O'nu diğer insanlarla mukayese etmek olanaksızdır. Bu özelliğini belirtmek için de yukardaki sözüne: “Ama bana ilâhımızın tek İlâh olduğu vahyolunuyor” <41-6> diye ilave etmiştir. Bu nedenle herkes kendi durumunu bilip, haddini tecavüz etmemelidir.
Mürşide inanabilmek için de onu: “Bu beni aldatmaz, bana hakikati ifşa eder, Din-i Muhammedî'nin iç yüzünü anlatır” diye kabul etmek gerekir. Bu inançtan sonra, inanılanın ağzından çıkanlar, inananın kâlp tarlasına füyuzat tohumları ekmeye başlar. Bu tohumların kişide gelişmesiyle birlikte, o füyuzatın kâlp ve ruh âlemindeki semeresi görülmeye başlanır. Artık kişi hayatını idame ettirecek bir manevi zevke sahip olur ve bu zevkten kopamaz. Yani, kişi şüphelerden arınıp, selamete çıkar ve İslam olur. Bundan sonra her tarafa: “Esselâmün aleyküm ve rahmetullah” (Allah'ın rahmeti ve esenliği üzerinize olsun) diye selam vermeye başlar. Bu selam; sağı da, solu da Allah'ın olduğu için:
“Ne sağım var, ne solum
Şahıma ben bir kulum”
mısraıyla anlatılmak istendiği gibi, her tarafa verilir. Çünkü, artık kişi teslim olmak ve her varlığı sahibine vermek suretiyle o güne kadar, bilmeksizin “Benim” dediği benliğin, kendinin olmadığını idrak etmiştir.
Vârisler de, Cehri ve Hafi diye ikiye ayrılırlar. Aslında ikisi de aynı kapıya çıkar, çünkü öğreti kaynakları aynıdır. Örneğin: Ben Efendim'den, O, Efendisi olan Hafız Halil Develioğlu Hazretleri'nden derken, işin kökü Hazret-i Ali'ye kadar uzanan bir iman halkası oluşturur. Bu da gösteriyor ki, bu ilim kulaktan kulağa tevarüs yoluyla el tutanlara nakledilmektedir. El tutmayanlarsa suret-i zahirde saflar teşkil edip, kurallar uygulayarak, gerçek inananların koruyuculuğunu yaparlar. İşin iç yüzüne vâkıf olmadıkları için de çok kere şüphede kalırlar. Ben de öyleydim ve çok şükür Allah bana bir mürşit nasip edip şüphelerimden arındırdı. Bunun nasıl olduğunu ilerde anlatacağım için burada tekrarlamıyorum.
Tam anlamıyla iman edebilmek için bir şeyi algılamak gerekir. Gayba iman laftır. İnsanın kafasının içindekiler gayb âlemine aittir. “Ben gayba, gaybdakine iman ettim” demek, “Kafamda yarattığım ilâh-ı mec'ule inandım, ona tapıyorum” demektir.
Allah: “Biz ona şah damarından daha yakınız” <50-16> âyetiyle “Size sizden daha yakınım” demektedir. O halde kişinin kendindekini bulup, O'na iman etmesi lazımdır ki, gerçek anlamda iman etmiş olsun. Zaten Allah'ın bu sözü, O'nun, gaybıyla, hazırıyla insanda olduğunu bildirmektedir.
Avam, gayba iman eder, ama şahadete inemez. Şahadette O'nu bilebilmek için mutlaka el tutmak ve canlı kitaptan istifade etmek gerekir. İnsan ne zaman tam iman edip, ilmi öğrenir ve dağıtacak hale gelirse, artık suyunu kendi kaynağından çıkarıyor demektir ki, bundan sonra tekrar el tutmasına gerek kalmaz.
Bir imamın namazın kurallarını tam manasıyla bilip, bilmemesi, duaları doğru okuyup, okuyamaması, hatta imamın kendi namazının kabul olunup, olmayacak olması, camiye gidip, imamın arkasında namaza duran bir insanı ilgilendirmez. Eğer o kişi kendisi iyi niyetle namaza durmuşsa, imamın namazı kabul olunmasa bile, o imama safiyetle uymuş olanınki kabul olunur. Çünkü, uyanın niyeti iyidir ve Allah ta onun niyetine bakacaktır.
Aynı durum müritler için de geçerlidir. Bir mürşide “Nasibim buymuş” diyerek hulûs-ü kâlp (Kâlp safiyeti) ile bağlanılırsa, bu bağ o müridi yerine ulaştırır. Onun için mürşitten ziyade müridin iman ve itikadı önemlidir. Mürşit vazifesini yapıp, dersini verir, ondan sonra iş mürittedir. Bu konuyu izah eden bir hikâye vardır.
Hikâyeye göre: Bir ülkede eşkıyaların başı bir dergâh açmaya karar vermiş. Dediğini yapmış, dergâhı açmış ve kendisi de mürşit diye geçip post'a oturmuş. Diğer avenesi de müritleri olmuş. Zamanla müritleri çoğalmış ve füyuzat artmış. Bir gün Dicle'nin karşı tarafında bir piknik yapmaya karar vermişler. Hazırlıklar yapılmış, sıra nehrin karşı tarafına geçmeye gelmiş. Müritler teker teker: “Destur Efendi” deyip, suyun üstünden yürüyerek nehrin karşısına geçmişler. Sıra Efendi'ye gelince o bir türlü geçememiş. Adımını attıkça suya batıyormuş. O zaman kafasına dank etmiş ki, kendisi eşkıya ve hiç bir şeyden haberi yok... Bunun üzerine durumunu itiraf edip: “Müritlerimin yanında beni utandırma, ben de iman ettim” demiş ve diğerleri gibi karşıya geçmiş. Tabii, bu bir masal, ama içinde bir gerçek var. O da, iyi niyetin Allah nazarında makbul olması...
Onun için biz her zaman: “Allah sevgiden, birlikten, inançtan ayırmasın, Rahmet-i İlâhisini kalbimizde tecelli ettirsin” diye dua ediyoruz. Bu duamızın gerçekleşmesi için de gereken şartın: “Kendine merhameti olmayanın başkalarına da merhameti olmaz” kuralından geçtiğini unutmuyoruz.
Burada, işin müritte bittiğini anlattıktan sonra, imanın zor tarafının, görünmeyene nasıl iman edileceği olduğunu söylemek gerekir. Bunun çözümü, görünmeyene, görünen ve bilgi vasıtasıyla inanmaktan geçer. Aksi halde Peygamber, yahut bildirici gönderilmesine hacet olmazdı.
Esas bildirici Hazret-i Peygamber'dir. O gelmiş, bildirmiş ve kuralları koymuştur. Koyduğu kurallardan biri de namazdır. Namazda her rekâtta bir rükû, iki secde vardır. Secde: Bağlanmak demektir. Bunun iki kere tekrarlanmasının sebebi: Birincide, kaâlû belâ'da yani görünmez âlemde: “Ben sizin rabbiniz değil miyim” <7-172> diye sorduğunda verilen “Evet öyledir” <7-172> cevabından sonra edilen secdeyi hatırlamak, ikincide ise, görünür âlemde idrak edildiğinde o idraki ispat etmek, yani bağlılığı zikretmek ve tekrarlamaktır. Kur'an'da bu gerçek: “Allah'a itaat Resul'e itaattir” <5-92>, <4-59> denerek anlatılmıştır. Çünkü, Peygamber, Allah'a aynadır ve Allah ancak o ayna vasıtasıyla görülebilir. O görüntüye iman etmek, Allah'a iman etmek demektir.
Allah'a akılla değil, gönülle erişilir. Bu nedenle Allah'a ulaşmanın yolu temiz olmaktan, gönül yapmaktan geçer. İnsan herkese karşı iyi olmalıdır. Mümin müminin aynası olduğuna göre, herkese yapılan iyilik, aslında; Onlar yapanın aynası olduğundan, kişinin kendine iyilik etmesi anlamına gelir. İşte vahdet-i vücut meselesi de buradan doğar.
Allah terazinin ortasındadır. Onun için daima: “Az verip üzdürmesin, çok verip azdırmasın” diye dua ediyoruz. Orta, adalet timsalidir ve insanda da göbekle belirlenmiştir. Cenin anne karnında o göbek bağıyla beslenip, gelişir ve yedi erbain çıkardıktan sonra gelişmesi tamamlanmış olarak dünyaya gelir. Ama ceninin kâlp atımlarının başlaması, yani bizzat canlanması üçüncü erbainin sonunda, yüz yirminci günde olur. Bu durum ebced değeri yetmiş olan ayın harfinin ilk otuzluk yarısının bitimine tekabül eden, 3x40=120 nci güne uyar. Böyle oluş nedeni: Allah'ın merhametinin, gazabının önüne geçmiş olması, yani yetmiş'in 35+35 olarak değil, 30+40 olarak ikiye ayrılmasıdır. Yetmişin otuzluk yanı karanlık âleme, kırklık bölümü ise aydınlık âleme aittir. İnsanın karanlıktan aydınlığa geçmesi, yani “Ve izniyle karanlıktan aydınlığa çıkarır” <5-16> hükmüne uyması böyle gerçekleşir. Ceninde üç erbain çıkardıktan sonra canlanma şeklinde gerçekleşen aydınlığa çıkış, erişkinde otuz olan lâm'a Muhammed'ten destek gelmesi, yani on eklenmesiyle olmaktadır.
Ayın harfi gibi olan insanın otuzluk alt kısmı zulmani, üstte kalan kırklık kısmıysa nuranidir. Zulmani olandan ancak el tutmakla kurtulunabilir ki, bu da İsa'nın Şam'daki Akminare'den inip, namaz kılması, yahut kıyametin başlaması diye anlatılmıştır. Bu olay insanın ruhunun kıyam etmesi demektir ki, ancak bundan sonra Müslüman olunup, aydınlığa çıkılabilir. İnsanın kıyameti kopmadan Müslüman olması mümkün değildir. Çünkü, Müslüman olabilmek için sağ gözü kör olan Deccal'i kovmak gerekir. Deccal, Rahman'ın zıttı olan şeytan demektir. Sağ göz ahirete, sol göz ise dünyaya aittir. Onun için sağ gözü kör olan Deccal ahireti göremez ve bu yönüyle şeriata daha yakındır. O kovulmadıkça da ahiret görülemez.
Bir insanın feraha erebilmesi, suyu başından tutup, kabını oradan doldurmasıyla mümkün olur. Kur'an'da: “Rableri onlara tahir şarap sunacak”<76-21> ayetini örnek alarak söylediğim müstezatlarımdan birinde:
“Baştan düzelince bu hâl-i tebahım hiç kalmadı âhım
Mahvoldu günahım”
dediğim nokta budur.
Suyu başından tutmak: Bilgi hazinesini, kendini bilen bir kaynaktan öğrenerek doldurmak ve kendinin ne olduğunu öğrenip, o öğrendiklerine layık olmaya çalışmak demektir.
İnsanlar bayramda hediye verilmiş çocuklara benzerler. Nasıl çocuk verilen hediyenin pahalı veya ucuz oluşuna bakmadan memnun olursa, insanlar da böyledir. Hediyenin fiyatı, onu vereni ilgilendirir. Veren, pahası arttığı oranda kendini tatmin eder.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
İsmail EMRE'NİN DOĞUŞLARI Kitap: 2 SAYI: 731 - 740 Ne tatlıdır bu âhımız, Bâhşeyledi Allahımız; Bizde mekânını kurdu, T...
-
Develioğlu ve Abdülaziz ŞENOL (Kenzî) Abdülaziz Şenol, Tarsus'ta 15 Ağustos 1895 tarihinde dünyayı geldi. Babası Kâmil Efendi Tarsus...
-
Hafız Halil Develioğlu Risalesi ( devam ) 14./.. Söyledim isyanım aşikar ettim, Nefsime uyupta çok ziyan ettim, Belayı berza...
-
Atatürk rüyasında Peygamber efendimizi görmüş Rahmetli Gazi''yi bize nasıl tanıttılar, nasıl Bugün, artık son nefesini "Saat k...
-
Hz.İsmail Emre’nin Tasavvufî Sohbetleri 18 Mayıs 1953 Sayı 73 Sual – Allah’ın, kullarını imtihan ettiğinden bahsederler. ...
-
Hafız Halil Develioğlu Risalesi Evveli Allah, Ahmedi Muhtar, Darına nuru, oldu numayan, Halkoldu muhabbet,biz ettik iman, Lisanı kalp ile...
-
Hafız Halil Develioğlu Risalesi ( devam ) 10./.. Bir koldan asker, harbe tutuştu, Melunlar içine, galgala düştü, Kuru toprak...
-
Hafız Halil Develioğlu Risalesi ( devam ) 12./.. Nasihat eyledim, dinle nefsime, Cihan içre, neler getirmekte başıma, Rahı H...
-
Hafız Halil Develioğlu Risalesi ( devam ) 9./.. Yol yol, düşmanlarımız kaçtı, İçlerine azim, korkular düştü, Topalları belki, ...
-
Hafız Halil Develioğlu Risalesi ( devam ) 8./.. Bunların ebeda, yoktur imanı, Arttı melunların, küfrü tuyanı, Başlarına gel...
-
İsmail EMRE'NİN DOĞUŞLARI Kitap: 2 SAYI: 541 - 550 Unuttum dünyâyı, aşka uyunca, Hazmettim hülyâyı, takıldı kanca; Her yer...